21 Aralık 2024 tarihinde hayatımıza giren Gassal isimli dizi, yayımlandığı tarihten itibaren gündemden düşmüyor. Profesyonelliği üzerine yazanlar, çizenler… Dizinin şimdiden büyük bir fan kitlesi oluşmuş durumda. Dizinin senaryosu, oyuncuları, teknik boyutu, müzikleri çok orijinal hakikaten… Bu minvalde film dizi kültürümüz açısından bakıldığında Gassal dizisinin muazzam bir gelişimin göstergesi olduğu, yadsınamaz bir gerçeklik… Zaten acizane bizim nazarımızda, Tabii platformu genel hatlarıyla bir devrim niteliğinde… Abdulkadir Geylani’nin, Aziz Mahmut Hüdayi’nin hayatlarını konu alan diziler başta olmak üzere üretilen bize ait içerikler ile gençliğin İslami kimliğinin gelişimi açısından çok kıymetli bir aşama olduğunu kesinlikle ifade etmeliyiz. Hem Tabii platformu hem de Gassal dizisi çok büyük emekler ve özveri neticesinde ortaya çıkan çalışmalar… Allah razı olsun inşallah.
Ölüm faktörü çok bilinmeyenli, çok debdebeli hatta rivayet odur ki peygamberleri dahi yoran bir konudur. Temel sorumuz ve sorunumuz şu; komedi, trajedi, yalan, entrika, müstehcenlik hâsılı gayr-i İslami birçok erdemi, eylemi ve profili içerisinde barındıran bu dizi, insanların ölüm algısına zarar verir mi? Ölüm, düşünce temelli tüm fikri akımların, ideolojilerin, inanç türlerinin en temel tartışma konularından biridir. Ölüm anının ve sonrasının; deneyimlenmesi, gözlemlenmesi, tecrübe edilmesi mümkün değildir. Çünkü henüz gidip de dönen olmamıştır. Bizim ülkemizde dahi sırf ölüm merakından ölümü yazmak için intihar eden yazarlarımız var. Ölüm hakkında farklı inanç türlerinde farklı tanımlar yapılmıştır. Kimileri Tanrı-ahiret inancına sahip olduğu için klasik defin yöntemi kullanır. Kimi inanç sistemleri reenkarnasyona, yani ruhun sürekli farklı bedenler ile dünyaya döndüğüne inanır. Mesela Hindular, ruhu bedenden ayırmak için ölülerin yakılması gerektiğine inanır… Hâsılı tarih boyunca binlerce inanç türü doğrultusunda binlerce ölüm tanımlaması ve tasviri yapılmıştır. Bu denli derinlikli bir konunun genetiği ile daha fazla oynamak ne kadar doğru?
Şimdiden gençlerden o kadar ilginç reaksiyonlar almaya başladık ki… Dizinin bir bölümünde bilmem kaç kere ölüm kelimesi geçiyormuş bunu hesaplıyorlar… Sorsan musallayı bilmeyen çocuklar bunlar… Ya da sözde ölüm temalı dizinin arabesk aşk parçalarını mırıldanmaya başlamışlar. Tutarsızlığa bak… Dizide o kadar yoğun melankoli işlenmiş ki… Herkesin kafası karışmış. İzleyen kişi gassal karakterinin annesinin ölmüş, babasının onu yalnız bırakmış olmasına mı üzülsün… Onun yanında staj yapan ve ölülerden korkan çocuğun hikâyesine mi dert yansın… Dizide evlilik ve çocuk olayı dahi insanı yoran bir kurgu ile yer alıyor. Ana karakterin en yakın arkadaşı baba, dizi boyunca elinde üç çocukla geziyor. Anne piyasada yok. Hele bir kız isteme sahnesi var. Evlere şenlik… Geçim sıkıntısı, toplumsal statüko, kapitalizm, aile içi uyumsuzluklar, aşk acısı, kimsesiz naaşlar, cahil toplum… Daha neler neler… Bunca derdin arasında kaybolan ama ana tema olarak belirlendiği için o aralarda bir yerlerde zihinlere karmakarışık işlenen hormonlu ölüm tanımı…
Farklı bir açıdan bakacak olursak, ölüm gibi ağır bir temanın, komedi harmanı ile işlenme gayreti konuların ağırlığına yani özüne zarar verdiğini düşünmekteyiz. Basit bir örnek verecek olursak, ana karakter kendisine yönelik, ölülerden korkup korkmadığına dair gelen soruya, dirilerden daha çok korktuğunu belirten bir cevap veriyor. Normalde muazzam bir derinlik… Çok güzel bir felsefe… Ancak gel gör ki bu diyalogu yaşadığı karakter, anlattığı ortam, içerisinde bulunduğu durum o kadar çelimsiz bir hale dönüştürmüş ki verilen mesajı… Bir bireyin hayat tarzını baştan aşağı değiştirmesine vesile olabilecek derinlik; en fazla reels, shorts videosu veya kamyon arkası yazısı olabilecek duruma düşürülmüş. Dizi de bunun gibi birçok örnek var. Bu minvalde İslami konuların mizah yolu ile verilemeyeceğini, komedinin asıl mesaja zarar verdiğini bir kez daha görmüş oluyoruz.
Sonuç itibariyle; Gassal dizisinde bilerek veya bilmeyerek, ölüm mefhumu romantik basit bir hale getirilerek, bireylerin fikri ve duygusal gardının düşürülmesi, zihinlerinde ölüm kavramının yanlış kodlanması sağlanmaktadır. Dolayısı ile bu durumun bu dizide aktarılanlar harici, ölüme dair fikirsel ve inançsal zemini kuvvetli olmayan bireylerde çeşitli olumsuz etkiler hatta psikolojik rahatsızlıklar oluşturacağını düşünmekteyiz. Örneğin ölüm bu denli gündemlerine giren bireylerin, ölüm korkusundan dolayı oluşan vesvese hastalığına çok daha kolay yakalanmalarına sebep olacağına inanıyoruz. Vesvesenin ise neden olduğu çok daha farklı hastalıklar mevcut. Vesvesenin tek çözümü ise Kur’ani bir teslimiyettir. Ne demek Kur’ani teslimiyet? Ayetler, hadisler, âlimler, zahitler ışığında öğrenilen teslimiyet demek… Bu da Gassal dizisinde yok. Diğer bir husus olarak, İslam dinine göre haram olan birçok eylem ve durumun söz konusu olduğu bir dizide Müslüman profiller üzerinden ölümün işleniyor olması, zihinlerde ölüm mefhumunun İslamiliğini azaltacaktır… Veya gerçek İslami tutumların tutarlılığını dolayısı ile işlenebilirliğini azaltacaktır. Daha basit bir ifade ile ölümü yanlış kişiler ile yanlış ortamlar ile yanlış durumlar ile kodlayan zihinler, Müslümanca ölmeyi dahi bilmeyecek hatta beceremeyeceklerdir. Bu dizi şunu bir kere daha göstermektedir ki, modernizm iliklerimize kemiklerimize kadar siret etmiş, haramı-helali, yanlışı-doğruyu yekten bize unutturmuştur.
Ölüm Sorgulamasını Bilirim, Arkada Fon Müziği Çalmaz
6 Şubat’ta ikinci depremde oradaydım. Adıyaman’daydım. Gördüm o kıyameti… Deliriyordum. Aylarca sorguladım. Ölümü sorguladım. O yıkılan binalardan birinde olsaydım’ı sorguladım. Ölüm anını sorguladım. Ölüm anındaki çaresizliği sorguladım. Ölüm sonrasını sorguladım. Cevap bulamadım. Ayetler okudum. Tatmin olmadım. Hadisler okudum. Hocalar dinledim tatmin olmadım. Ölümü anlamaya çalışıyordum. Aylarca ölümü elime almaya çalıştım. Gözümle görmeye, kulağımla işitmeye çalıştım ölümü… Uykularım kaçtı. Saatlerce ağladığımı bilirim belirsizlikten… Güvensizlikten… Herkese soruyordum artık. Hoca hacı fark etmez. Büyük küçük fark etmez. Soruyordum. Gördünüz mü ölümü? Neye benziyordu? Ne tarafa doğru gitti? Hikmet kardeşim ile oturuyorduk bir gün ona da sordum. Dedim Kur’an’ı okudum. Hadisleri okuyorum. Hocaları dinledim. Elhamdülillah Müslüman’ım. Bütün kayalar üst üste yığılmış. Küçük bir taş bozuyor insicamı… Ölüm… Gördün mü dedim? Neye benziyordu? Nasıldı? Durdurdu beni. Sustum. Dedi hangi gün doğdun? Dedim 26 Haziran. Dedi 25 Haziran’ı hatırlıyor musun? Durdum. Durdum. Sustum. Sustum. Düşündüm. Düşündüm. Düşündüm. Sıkıştım. Daraldım. Bunaldım. Kızardım. Bozardım. Bağıramadım. Bağıramadım. Bağıramadım. Ağladım. Doğumun senin kontrolünde değilken ölümünü niye bu kadar dert ediyorsun dedi. Ve rahatladım… La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah… Teslim oldum. Kibrimi yendim. Duyu organlarımdan vazgeçtim. “Beni” tatmin etme çabasından vazgeçtim. Ölüme dokunamayacağımı, onu duyamayacağımı, onu anlamayacağımı, kıt kanaat insan duyularımla halimle tatmin olamayacağımı, gönlümün ancak Hakk’a teslim olmak ile huzur bulacağını kavradım. Bütün taşlar yerine oturdu. Teslim oldum rahatladım. Ve vallahi öncesinde fon müziği çalmıyordu! Vallahi iyi hissetmiyordum! Ölüm güzellemesi, sorgulama sancısına karşı gardımızı düşürmekten başka hiçbir işe yaramaz!
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara faydalı şeyler taşıyarak denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği ve üzerinde dolaşan her türlü canlıyı yaydığı yağmurda, gökle yer arasında emre hazır bekleyen rüzgârları ve bulutları farklı yönlerde evirip çevirmesinde aklını kullanan bir topluluk için elbette Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller vardır.” (Bakara-164).