İnsanın, doğası gereği, halihazırdaki durumundan

hoşnutsuzluk duyarak daha farklı olduğunu tasavvur ettiği bir durumu isteğini

olağan karşılamak gerekebilir. “Utopia”dan söz etmiyorum, o ayrı bir konudur.

Kaldı ki, “Utopia” da, bir noktaya kadar insanın doğası (fıtratı) ile ve

dolayısıyla muhayyile, imgelem yetisi (meleke) ile ilişkilendirilebilir. Ne var

ki, kelimenin kök anlamı göz önünde tutulduğunda, başlangıcı, hareket noktası

itibariyle gerçeklikten bağımsız niteliği öne çıkar. Çünkü “Utopia”, köken

anlamı bakımından, bu dünyada olmayan, yani zaman ve mekanı somut gerçekliğe

dayanmayan “yeri”, özel anlamıyla “ülke”yi, “ada”yı ifade eder. Bu bağlamda,

“Utopia” kelimesini düşünce, özellikle siyaset felsefesine kavram haline

getirerek armağan eden Thomas More bile “Utopia”cı sayılmayabilir. Çünkü

“Utopia” kavramının çağrışımı yönünde ortaya koyduğu düşünceler, XVI. yüzyıl

İngiltere’sindeki toplumsal, siyasal, kültürel gerçekliğe eleştirileri içinde

barındırır. Mesela Aristokrasiyi “bal vermez arılar” olarak ifade etmesi

böyledir. More böyleyken, O’nun esin kaynağı sayılan Platon’un “Devlet”ini

(Politea) “Utopia” kategorisine yerleştirmek, haksızlığın ötesinde bilgisizlik

olarak nitelendirmek yerinde olur. Her şeyden önce Platon, içinde yaşadığı ve

dikkatli bir gözlemle vukufiyet sağladığı toplumunun siyasal, iktisadi,

kültürel ve toplumsal yapısını derin bir kavrayışla tasavvur ve tahayyül ettiği

bir yapıya dönüştürmek tutkusu içindeydi. Sonuçta ortaya çıkacak yapı, şöyle

veya böyle omurgası yerli yerinde duran “Soylular” (Aristokrasi) yönetimiydi.

Yani “olan”ı, oldurmak isterken gerçeklikten bağını kopartmış değildi. Mülkiyet

ortaklığı, yönetici sınıfa özel mülkiyeti yasaklaması (gerçi yaşlılığında

yazdığı eserlerde, mesela “Yasalar”da (Nomoi) “yasağı” kısıtlılığa

çevirecektir), kadınlara askerlik eğitimini önermesi vb. gibi görüşleri ilk

göze çarpan özellikler olsa da, bütün bunların dayandığı temel öz ve ilke

“erdem” olarak kalır. Bu bile onun insan doğası gerçekliğine bağlı kaldığının

göstergeleridir.

Demek istediğim, “olan”dan insanın bıkkınlık, usanç,

hoşnutsuzluk vb. duyarak değerlendirmesi ve yerine farklı bir şeyi ikame etme

arayışına girmesi olağandır. Hatta kimi zaman gereklidir, bazen de elzem ve

zorunludur. “Kötü” olarak nitelenene karşı tavır almak meselenin bir yönüdür

ama yeterli değildir. Onun ortadan kaldırılmasını isteme yanında “iyi” olanın

ikamesi için çaba göstermek de gerekir.

Afakî olmadan sakınarak, mesela siyasal yapı itibariyle ’82

Anayasası’nın sistematiği “olan” olarak, karşı tavır almayı, en başta insanın

doğasının olağan yansımasının yüklediği bir yükümlülük olarak ifade edebiliriz.

Bu aynı zamanda gerçeklikten kopmamayı da sağlar. “Olan”ın gerçekliği insanda

“kötü” algısının temel nedenini oluşturmaktadır. Daha fazla ayrıntıya girmeden

tavır alınan “olan”ın yerine ikame edilmek istenen ne olmalıdır Herhalde

“olan”ın dayandığı bire ilke, düşünce, görüş, sistem veya yapı ve bunların

herhangi bir unsuru ikame edilmesi gereken olamaz, olmamalıdır da.

Ne var ki, yeni Anayasa yapma “peşrevleri”nde olsun,

siyasal, iktisadi, idari, hukuki vb. gibi olanlardaki düzenlemelerde olsun, ana

damar olarak beliren, teknik ifadesiyle “Yürütme”nin, yani hükümet edenin, onun

özeti olarak da “Yürütmenin başı” olanın dört bir yandan tahkim edilerek adeta

mutlak ve bölünmez bir iktidar gücüne oldurulması gibi belirmektedir. ’71

Muhtırasıyla yalap-şalap kotarılmaya çalışılan ama “oldurulamayan” Yürütmenin

güçlendirilmesi girişiminin nakıslığı, ’82 Anayasası ile sistematiğine

oturtulmuştu. Öngörülemeyen birtakım engeller 28 Şubat çapulculuğuyla izale

edilmek istenmişti. Sonuçta ana damar olarak Yürütmenin mutlaklaştırma ve

bölünmezliği, çeşitli kombinezonlarla bugün belirgin hale getirilmiş

gözükmektedir. Olayların, düzenlemelerin, karar ve tasarrufların temelinde

yatan, yani “oldurulmak” istenen bu değil mi “Olan”ın, “oldurulmak istenmesi”,

insan doğasının olağanını yok etme anlamına gelmez mi

Siyaset bilim ve felsefesinde herhalde bu “totalitarizm” demektir.