Rabbimiz (C.C.) insanı “ahsen-i takvim” suretinde, yani en güzel surette yaratmış. Göz, kulak, burun, yüz, el, ayak, vs. vermiş. Yüzlerce azanın yanı sıra gözle görülmeyen latifeler, akıl, kalp (manevî kalp), ruh, hayal, vs. vermiş. Bu aza ve latifelere sahip olan insan, kalıp itibariyle insandır. Ancak “adam gibi adam” olması, olabilmesi için mutlaka okuması lâzımdır. Okurken de bir rehbere muhtaçtır. İşte Peygamberlerin ve ilâhî kitapların ve suhûfların gönderiliş hikmetlerinden biri de budur. İnsan biraz düşününce, ilk nazil olan ayet-i kerimedeki, “İkra!” yani “Oku!” emrinin hikmetini kavrar.

Okuyan insan, “gerçek insan” olma yönünde ilerler. Doğruyu eğriden ayırt etmeyi öğrenir. Aklını, ruhunu, duygularını geliştirir, zenginleştirir. Böylelikle, çelebi, nazik, zengin kültür sahibi, çevresiyle ülfet eden ve kendisiyle ülfet olunan, çevresine ve ülkesine faydalı biri olur.

Okumayan insan, yontulmamış odun gibidir. Bir kütükten farksızdır. Eşya taşır, el becerisi vardır, kendisine gösterilen ve öğretilen işleri bir makine gibi muntazam yapar. Ama o kadar… Allah’ın gönderdiği yegâne hak din olan İslâmiyet’in hakikatlerini bilmeyen, tarih bilmeyen, edebî bilgisi olmayan, güzel sanatlara dair malumatı olmayan, örnek şahsiyetlerin hayatlarından habersiz olan insan nasıl bir insandır? Evet, şeklen insandır, o kadar!

Okumayan toplum, çürümeye, neticede inhidama mahkûmdur. İşte bu bakımdan günümüzde korkunç bir durumla yüz yüzeyiz. İnsanlar ve insanlarımız okumaktan hızla uzaklaşıyor, uzaklaştırılıyor. Bu dehşetli bir projenin neticesidir. Son İstanbul seyahatimde baktım, toplu taşıma vasıtalarında, herkesin elinde “akıllı” telefon… Kimi oyun oynuyor, kimi maillere bakıyor, kimi sosyal medya sitelerinde geziniyor. Okumanın yerini asla tutmayacak meşgaleler… Seyahatim boyunca inanın okuyan bir kişiye rastladım ve gidip tramvaydaki o genci tebrik ettim.

Bir tanıdık bana, 1. ve 2. Dünya Savaşı’na, Kurtuluş Savaşı’na dair hiçbir bilgisi olmadığını söyledi. Bunun gibi milyonlarca insanımız var. Dünyadan habersiz. Bu bilgisizliğin, habersizliğin neticesi felâkettir. Tarih işte bunun için tekerrürden ibarettir. Böyle bilgisiz toplumu, “uyanık” üç-beş kişi bile istediği şekilde yönlendirebilir.

Sözde üniversiteler ve üniversite mezunları çoğaldı. Eğitim seviyesi yükseldikçe, okuma nispeti düştü. Üniversiteli gençlerimiz “mecburen” sadece ders kitaplarını ve ders notlarını okuyor. Onun haricinde maalesef okumuyor. Yine maalesef en çok okuması gereken öğretmenlerimiz de okumuyor. Hâlbuki onlar maaşlarının bir kısmını “kitap alımına” ayırmalılar ve kendileri okuyup, okuduklarını öğrencilerine aktarmalılar, öğrencilerini okumaya teşvik etmeliler. Merhum Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan, neredeyse her ders, “Arslan yediğinden mürekkeptir” sözünü tekrarlar ve bizleri okumaya teşvik ederdi. Öğretmenler, imamlar, hatipler, müftüler, üniversitede bütün titr sahibi öğretim üyeleri ve görevlileri çokça okumalı. Okumada topluma öncü olmalı.

Üzülerek, belki de ağlayarak itiraf edelim ki okumamak hususunda karanlık, hem de kapkaranlık bir devreye girmiş durumdayız. Bunun neticesi hiç iyi değildir. Üzerine basa basa iddia ediyorum: Dış politikadaki krizlerden, ekonomik krizlerden, bütün maddî ve manevî sıkıntılardan kurtulmanın yolu okumaktan geçer. Zira okuyunca bilgi sahibi oluruz. Okudukça ufkumuz açılır. Okudukça gözümüz açılır. Okudukça kalp gözümüz açılır. Okumazsak, karanlığa düşeriz. Gözümüz kararır, kalbimiz kararır, uçuruma düşeriz.

Mevcut iktidarın maalesef okumayla ilgili bir projesi yok. Herkes anlamıştır, ama bir kere daha tekrar edeyim, benim okumaktan kastım, “müfredatla sınırlı” okumak değildir. Osmanlıca basılmış on binlerce kitap var, okunmayı bekliyor. Milyonlarca vesika okunmayı bekliyor. On binlerce faydalı eser var, okunmayı bekliyor.

Yediden yetmişe milletçe “okuma seferberliği” başlatmalıyız. Okursak, gelişiriz, hür ve bağımsız oluruz. Her sahada güçlü oluruz. Okumazsak, kütük oluruz, kötürüm oluruz. Koyun sürüsünden farksız oluruz. Tercih bizim…