Şiir yazılırken sabır, okunurken duadır. İnsana neyi nasıl istemesi gerektiğini şiir öğretir. Bu öğretiden dua neşet eder. Şairin istediği kalabalıkların istemeyi aklının ucundan bile geçirmediğidir. Yukarıdan bir şey isterken öncelikle sözcüklerin samimiyetine güvenmek gerekir. O’ndan isterken bakkaldan bir şey ister gibi istenmez. Şiiri kabul olmuş şairlerden iseniz dünyanın hallerinden kaygılanmanıza hiç gerek yoktur. Yakarışınız er ya da geç kalpleri çekip çevirene ulaşacaktır. Yazdığınız şiir yeryüzünde bir yaprağı kıpırdatıp bir dalı yerinden oynatabiliyorsa kabule karin bir şiiriniz var demektir. Ekini ve nesli helak etmeye koşarcasına yazılıp söylenen şiir gökten yere salıverilen beddua gibidir. Kimse bu şiire âmin demediği için başımızın üzerindeki gökten emin bir şekilde sabahlıyoruz.

En zor olan gerçek hayatın başka bir dizgeye sokulup, ayrı bir ipe dizilerek dönüştürülmesidir. Bu yüzden hiçbir ressam ağlayan bir insanın ağlayışındaki sahiciliği yakalayamaz. Sadece ona yaklaştığını zanneder. Hayatın tiyatroya ve sinemaya sığdırılamazlığı bu yüzdendir. Tiyatro sahnesinde canlandırılmaya çalışılan hayat kesiti aslında ölü yüzü pudralamanın biraz daha gelişmiş şeklinden başka bir şey değildir. Şayet hayatın kendisi tiyatro olmuş olsaydı onu o şekilde gerçek hayata yansıtmakta da çok büyük zahmetler çekecektir. Her şey ve herkes hayatı taklit ediyor. Peki, hayat neyi ve kimi taklit ediyor acaba? Hayalleri ve rüyaları taklit ediyor olmasın?

Rüyada sanatsal bir taraf olduğu kesin. Metnini kim yazıyor bu sürüp giden rüyaların, bu konuda bir şey diyemem. Çünkü bize sadece görmek düşüyor. Ne engelleyebiliyoruz ne de tam anlamıyla sahip çıkabiliyoruz. Sadece bildiğimiz bir şey varsa o rüyanın uyku içerisinde sadır olmasıdır. Uyanık rüya görmenin pratikte en somut karşılığı sinema olsa gerektir. Sinemaya rüya görme isteğini bastıramadığı için gider insan. Yoksa ne diye dünyada gerçeğini gördüğü sahneleri perdeden izlemek için para verip vakit harcasın. Yazamadığımız bir şiire duyduğumuz öfke, içinde kendimize yer bulamadığımız bir hikâye ya da romana karşı duyduğumuz küskünlük, hiçbir hadisenin kahramanı veya baş aktörü olamamanın doğurduğu kıskançlık hissi sinema salonlarının geceye öykünen karanlığında bizi rüya arayışına sevk eder.

Şiirin direkt ne rüya ne de hayalle bir ilişkisi yoktur. Hayal bir görseli peşinden sürüklediği için daha çok resim, hikâye, roman vb. alanların motifidir. Hayal kurarak şiir ancak uykuya yatırılabilir. Annesinin ninnisi karşısında esrikleşip uyuyakalan bebek gibi şiir de hayal karşısında mukavemet gösteremez. Sadece kelimelere hayalin rengi ve kokusu bulaşır ki bundan da imge tebellür eder. İmge hayali bir duyuş biçiminin sözcüklerde oluşturduğu travmadır ki bu sayede şair anlamın ve de söylemenin sınırlarını zorlayarak birkaç adım öteye geçer. Hayat nerede diye sorarsanız eğer, hayal ile rüya arasında bir yerde olduğunu söyleyebilirim. Ben onu görmüş değilim, fakat o beni gördüğünde sanki ben de onun gözü ile kendime bakmış gibi oluyorum. Hayat ortada bir yerdedir. Ona düzayak gidilebilir. Fakat hayale ulaşmak için belli bir mesafe kat etmek gerektiğinde yokuş çıkmak lazımdır.

Hayalinizdeki hiçbir cümle sorumluluk kabul etmez. Hayal kurucular da onları kolay kolay kendi nüfuslarına kaydetmeye yanaşmazlar. Mesela onları kollarına takarak veya onların kollarına girerek çarşıda pazarda gezdikleri görülmemiştir. Cümle ile hayal ikisi de kurulabilir olmak gibi müşterek bir özelliğe sahiptir. Fakat hayalin kelimelerini bir ipe dizerek cümleye dönüştürmek kolay değildir. Çünkü hayal boncuklarını dizecek bir ip bulunamamıştır şunca zamandır. Oysa cümle daima bir anlam ipine yürüdüğü için kurmak ve kurulmak sıkıntısı çekmemiştir hiç.

Hele rüya bizi uyanmakla terbiye etmeye kalkan öğretmenimizdir o. Peşinden koşmayalım diye dizlerimizin dermanını keser. Ne söyleyecekse kapımıza kadar gelerek söylemekten çekinmez. Sahte bir şiir cenneti yaşadığımızı sanırız. İnsan içine çıktığında kendisini unutan şiir gibi.