İstanbul a dönmeyi iyice unutuyorum buralarda.

Yüzlerinde genç gülüşler dolaşan ihtiyarlarla; yaşlı, ağır bakışlı gençlerle konuşmak iyi geliyor.

Karşı tepelerde birkaç mezar taşı. Üzerleri yosun kaplı. Dağların söylediği türküyü duyabilmek için kulaklarımı dört açıyorum. Ama otobüsün müziği ne kadar engelleyici. Avaz avaz bağırtıyorlar ayaküstü kaset yapmış ucuz bir şarkıcıyı: "göreceksin gardaş". Kulaklarıma pamuk tıkayıp doğa ile pencere gerisinden konuşuyoruz. Doğu mayısının en görkemli yeşili salınmakta her yanda. Ağaçlar, kayısılar, çalılar kıştan uyanmanın sevinci ile etrafa kol atmışlar. İğde çiçeklerinin kokuları eşlik etmekte yeşil dizelere. Yer yer toprak kızıl. Kimi kazmakta bahçesini. Kimi çoktan dikmiş sebzesini. Yol kenarındaki buğday tarlalarından soruyorum bu yılki ürün ahvallerini.

"Yollarına kar mı yağdı gelmedin". Başka acıklı bir ses kulaklarımı tırmalıyor. Yağmur ve güneş buluşamamış bu yıl. Dereler kurumuş. Büyük ırmakların, göllerin suyu çekilmiş. Bakım kremleri olan karlar, yağmurlar yeterince alınmadığı için cildi bozulmuş, çatlamış toprağın.

Toprağın dostlarından biri gelmemiş. "Sen ağlama gözlerin sil gayrı". En taze otlar, yeni doğmuş kuzular, bahar çiçekleri bu pastoral tabloyu izleyeni iyice sevindiriyor.

Sonra bir masal ortamda birdenbire buluvermek kendimizi. Hangi şiirin dizesiydi "İçme". Böyle birdenbire Bingöl yolundan dönerken bize Rabbani bir ikramdı. Elazığ ın saklı güzelliklerini arayan bir derviş gibi ağaçlar arasındaki köyü geçip su festivaline katılıyoruz. Yanımızdakiler burada bir yemek yenirdi demekte.

Hayır yenmez. Böyle şahika tabiat tabloları yanında bizim millet hemen bir şeyler yiyip içmek istemekte. Amacı aşmak olur. Böyle doğa harikası yerlerde bir çay bile içilmemeli. Seyretmeli.

İşte o gün büyülenmişçesine bu avaz avaz şiir okuyan, çağıl çağıl dağlardan gelen suyun başında kilitlenip kaldım.

Yıllar var ki görmediğim bu eski dost sularla kollarımızı açıp kucaklaşıyoruz. Zaten İçmenin suları da avuçlarını açmış dua eden bir ermiş gibi, birkaç koldan hızla sevdiği yörelere akıp gitmekte. Suyun başında pırıl pırıl yüzleri ile oturan ihtiyarlara bakıyorum da.

Hani derler ya, suya bakan yaşlanmazmış, akar suyu izlemek ömrü uzatır diye. Ne kadar çok genç gülüşlü ihtiyar vardı orada, öyle.

İçme nin ihtiyarlarına, gençlerine teşekkür ediyorum. Bu çetin kurağa karşın; o katı kayayı küstürmedikleri için. Her yanda nehirlerin suları çekilmiş, ya da kurumuş. Burada çocukluğumun karelerindeki İçme suyunda bir avuç azalma yok.

Asfalt yola koyulduğumuzda her birimiz kendimize soruyorduk; o su senfonisi bir rüya mı idi ki, görüldü ve bitti. Kıymetli bir dosttan ayrılmış gibi hüzün kaplıyor hepimizi.

Yanımızdan kamyonlar geçiyor. Damperleri kum ve çakıl yüklü. Kaba görünüşlü araçlar olmasına karşın arka levhalarında hasret sözleri ile kamyon edebiyatına tanık oluyoruz bir daha.

Şoförleri adeta yanlarındaki boş koltukla konuşur gibiler. Şu uzun yolculuklarında hayalini kurdukları sevdikleri yanlarında olsa böyle sıkıcı ve yılgın geçer mi yollar. Yorgunluklarına bir antibiyotik gibi yetişmekte: "köyümüze dönelim". Sesini iyice açtıkları müzikle sanki sevdiklerini buluvereceklerdir yanı başlarında.

Uzaklarda görünen her dağ, aşılmaz sanılan her boğaz, biraz daha yaklaştırıyor onları yakınlarına. Dağlar birbirine kavuşmaz ama onlar kavuşacaklardır ailelerine. Sürücü koltuğu yanında paketlenmiş bir çift papuca gözleri her takıldığında, biraz daha asılacaklardır direksiyona. Acıgöl geçilecek, Çamlıbel aşılacak, Arıburnu dönülecek; gül kokulu çocuklara ulaşılacaktır. Mersin den bir paket cezerye. Bolu dan dağ çikolatası, Kastamonu dan sakızlı lokum. Çocuklardan çok hediye getiren kamyoncu babayı sevindirecektir. Şükürler edip Yaradana sağ salim seferden döndürene teşekkür edip, rızık verene şükranlar sunup bütün yorgunluklarına ilaç olan evlat gülücüklerine katık edecektir ekmeği.

Bir mola yerinde inip elini yüzünü yıkadığında gözüne ilişen dağ lalelerinden, kıpkırmızı gelinciklerden, papatyalardan yaptığı buketi hayat arkadaşına hediye edişini hayal ede ede geçecektir yüzlerce kilometrelik yol.

Uçsuz bucaksız buğday tarlalarına bakıyorum da doğuda. Nuh un gemisi gibiler. Tahıl ambarı, felah gemisi Anadolu. Ya üretmezse buğdayımızı, ekmeğimizi, aşımızı. Bu saygın insanlara ne kadar çok şükran duymamız gerektiğini bir kez daha düşünüyorum. Buğday tarlaları yanında kenar süsü gibi duran kavak ve çam denizine bakıyorum da; bu kuraklık iyice korkutmalı hepimizi. Bir tufan gibi ayak sesleri duyulan iklim değişiklerinde gemisi olan Nuh lar hangimizi kurtarabilir