Her ay ilan edilen açlık sınırı rakamı yaklaşık 16 bin lira, yoksulluk sınırı ise 40 bin liraya gelmiş vaziyette. Hemen belirteyim ki, bu rakamları topluma açıklanan araştırma rakamları arasından aldım. Yani, kendime göre muhalefet olsun diye aktarılmış rakamlar değil. Uygulanmakta olan asgari ücret bile düşünüldüğünde bugün için çalışanların da büyük çoğunluğu açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarının altında bir gelire sahip. Böyle olunca insanın aklına pek çok soru geliyor. Bir ülkede yaşayan insanların çok büyük bölümü açlık ve yoksulluk sınırının altında kalmış, ayrıca devletin belirlediği asgari ücret rakamı da açlık ve yoksulluk rakamının altında kalmış ise o zaman ülkemizde yaşanmakta olan ekonomik ve sosyal sorunların büyük bir bölümünün arkasında gelir dağılımındaki bu dengesizliğin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Böyle olunca da ülkemizi yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların ilk işleri toplumun büyük bir kısmının mahkûm edildikleri açlık ve yoksulluktan kurtarmaları gerekir. Ülkeyi yönetme konumunda olanların tüm dikkatlerini bu hususa odaklamaları şarttır. Aksi halde insanımızın açlık ve yoksulluğuna yöneticiler ilgi duymuyorlar demektir.

Yine zaman zaman dile getirilen rakamlara göre ülkemizde milli gelirden yüzde 80 pay alanlar nüfusun yüzde 15’lik kesimi ise ülke imkânları bir avuç mutlu azınlığa akıyor, geriye kalanlar ise ne halleri varsa görsünler anlayışına terk ediliyor demektir. Yaşanmakta olan durumun insanımızı her geçen gün daha da bunalıma ittiğini, toplumda adeta insanların büyük bir bölümü çıldırmışçasına bir tavır sergiliyor, birbirleri ile konuşmayı bile beceremediklerini, bunun içindir ki, günlük hayatımızda konuşmak yerine kavganın hâkim olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bunda elbette ülkenin iyi yönetilmiyor oluşunun önemli bir rolü var. Böyle olduğu için de toplumda her an patlamaya hazır insanların giderek çoğalması ister istemez ilişkilerde sevgi ve saygının hâkim olması yerine maddi çıkarlar tetikleyici unsur oluyor.

Bunda elbette toplumda uzun yıllar hâkim olan komşuya verilen değerin, paylaşım duygusunun, giderek zayıflıyor oluşu önemle bir yer tutuyor. 80 yıllık ömrümün 14 yılını memleketimde geçirdim. Bu bakımdan o yıllarımı hiç unutmuyorum. Çünkü o zamanlar memleketimde en zenginin evinde ne pişiyorsa en fakirinin evinde de benzeri pişiyordu. Kısacası, bir karış ekecek toprağı olmayanlar ile yüzlerce dönüm tarlası olanlar aynı ürünlere sahip olabiliyorlardı. Bunun için fakirin zengine boyun bükmesi gerekmiyordu. Zengin kendinde var olanı olmayanla paylaşması gerektiğine inanıyordu. Bunun ötesinde zengin okula giden çocuğuna yeni bir elbise diktiriyorsa, kimsesiz bir gence de aynı kumaştan elbise siparişi veriyor, terzi kendine sipariş verilen çocuğu çağırarak provasını yapıyordu. Yani kendisine elbise verilen ile veren karşı karşıya bile gelmiyordu. Uzun lafın kısası toplumda gösterişten uzak bir paylaşım vardı,

Şimdilerde nasıl bir dünyada yaşadığımızı yazmama gerek yok sanıyorum. Çünkü hep birlikte yaşıyoruz. Peki, bu noktaya nasıl geldik? Doğrusunu söylemek gerekirse bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak, uzun yıllar ulaşılması gereken hedef olarak insanımıza hayatın her alanında sunulan Batı taklitçiliği bizi biz olmaktan çıkardı  ve Batlı da olamadık. Çünkü taklitle medeniyet olmuyor. Kendi medeniyetimizi, değer yargılarımızı bir kenara itmenin sonuçlarını yaşadığımızı düşünüyorum. Elbette bunun yanında başka sebepler de sıralamak mümkün.

Peki, yüz yıllar boyu bizleri şekillendiren değer yargılarımızı yeniden hayata geçirmek mümkün mü? İmkânsız değil ama kolay olmadığını da biliyorum. O zaman en azından şahıs olarak şikâyetçi olduğumuz değişimlere direnmeye çalışmak gerekli görünüyor. Ancak, bu işin kişisel çaba ile başarılacağını düşünmek yanlış olur. Bu bir toplum hareketi ve devlet öncülüğünde başarılabilir. Yönetimde bulunanlar da uzun yıllardan beri ulaşılması gereken hedef olarak Batı’yı gösteriyorlarsa ne yapılabilir? Bu sorunun cevabını hep birlikte düşünmekte fayda var.