İnsanın sınandığı ve hayatın içinde var olduğu çok yön var. Hayatta insan teki kendisiyle baş başa. İnsan tekinin sorumluluk alanı önce kendisiyle sınırlı. Sorumluluk alanı genişledikçe sorunlar da artıyor. İnsanın sorumlulukları artırması yükünün ağırlığı anlamına geliyor.
Müslüman olarak yabancı bir sistemin içinde yaşıyoruz. Bu sistem materyalist. İster sağ, ister sol olsun fark etmiyor. İnsanlığa veya insanımıza dayatılan bu sistem içinde var olmanın zorlukları elbette var. İnsan yaşamak zorunda, böyle bir yükümlülüğü de bulunuyor. Bilinçli bir Müslüman’ın yapabileceği en iyi şey kendisini koruması ve sakınmasıdır. Yaşamanın sınırlarını; koşullarını ve durumunu belirlemelidir. İnsan için haram, yani yasak olan şeyleri yaşama zorunluluğu yoktur. Sorumluluk üstlenen veya üstlenmeye zorunlu olanların ise yapabileceği şey olumsuzlukları en aza indirmesi ve bu yolda çaba göstermesidir.
Kapitalist sistem içinde Müslüman olma iddiasında ve çabasında olanların, bu sistemin işlerliğine katkıda bulunması, ona daha azmanlaştırıcı olması kendisine yaptırdığı ve gönüllü olduğu zulümdür. Bu salt kendisiyle sınırlı kalmıyor, İslâm adına bir Müslüman’ın, sistemi hem olumlaması hem de güçlendirmesidir.
Siyasal yapı bunun üzerine inşa olduğundan sistemin içinde olanlar kim ve ne olurlarsa olsunlar onun bir parçası oluyorlar. Sistemi olumlarken bir milleti de onu kabullenmeye önce kanıksatıyor sonra da benimsetiyor.
Günümüz siyasal yapıda sağcısı, solcusu, muhafazakârı ve hatta Müslüman olanı bu sistemin işleticileri olunca birinin diğerinden hiçbir farkı olmuyor. Her siyasal iktidar ayakta kalabilmek için kendi zenginlerini oluşturuyor. Bunların hangi yolla zenginleştirdikleri önemli değildir. Bunların kimi sanayicidir, kimi müteahhittir, kimi medya veya holding sahibidir. Onların belli dönemlerde sıyrılıp aşırı zenginliklerinin haklı bir gerekçesi yoktur. Çünkü onlara nasıl zengin oldukları sorulmaz. Sorulamaz da. İşin içine güçlü para, güçlü patron, güçlü yönetici girince çark onların etrafında döner.
Demokratik gibi görünen kapitalist ülkelerin hemen tamamında sermaye ve para egemendir. Dünyayı yöneten egemen güçlerin de gücü buradan geliyor.
Müslüman olma bilincindekilerin sistem içinde, sistemin bir parçası ve işleticisi olduklarında sadece bireysel ibadetleri kendileri için belki bir değeri vardır. Ama hem Müslüman olma savında oluş hem de sistemin sıkı bir yürütücüsü olununca o sistem Müslümanlaşmıyor.
Hem Müslümanız hem de faizli, kredi kartlı, aşırı tüketim çarkının içindeki bir nesne durumuna düşüş onu özel kılmıyor. Hatta özel olmaktan çıkarıyor.
Böyle bir durumda, sistemi değiştirmeye, dönüştürmeye, hafifleterek etkisini azaltmaya dönük bir çaba olmayacaksa neden yönetici olmak için çırpınılıyor. Dünyalıklarını edinme ise edineceği yeterli rızık yetmiyor mu?
Orada kalıp İslâm ve Müslümanlar adına olan yargıların hiçbir değeri olmuyor.
Emperyalizmin özü kapitalizmdir, gücü oradan geliyor.
Güç yetirememe insanın kendisini feda etmesi anlamına gelmiyor. Bir düşünür olan Üstad Sezai Karakoç, hayatı boyunca bu sistemin içinde yaşadığı hâlde hem düşüncesini hem de teorisini ortaya koymuştur. İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü eseri öz ama bunun en somut örneğidir. Bir Müslüman’ın yaşama bilincinin ve var oluş çabasının özgünlüğüdür.
Siyasal anlamda merhum Erbakan Hoca, sanayileşme atılımı ve diğer çabaları emperyalizme karşı bir var oluş ve direniş hamlesiydi. D-8 projesi de bunun bir sonucuydu.
Deniliyor ki, emperyalizm onun o böyle yapmasaydı, siyasal hareketi veya partisi devam edecekti. İyi de eğer sistemin bu anlamda bir parçası ve yürütücüsü olsaydı o zaman da Erbakan olmazdı, Demirel gibi biri olurdu. Son zamanlarında, 28 Şubat sürecinde Kur’an’daki 268 hüküm ayetinin ayıklanmasını doğrudan ifade etmese, kayıtlara geçmese o da öyle ya da böyle bir Müslümandı. Ama kapitalizmin iyi bir uygulayıcısıydı.