Bütün peygamberlerin, şerrinden Allah’a sığındıkları bir zaman dilimi içerisindeyiz. Deccal ve Süfyan fitnesinin âlem-i İslâm’da kol gezdiği bir devredeyiz. Bütün İslâm düşmanları “domuz topu” gibi bir araya gelmiş durumda. Bütün müşrikler, bütün muattıla gürûhu (Allahu Teâlâ’nın Zatını da kabul etmeyen inançsızlar tâifesi), Hıristiyanlar, Yahudiler… Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de başımıza Budistler çıktı. Bütün bunlardan da tehlikelisi, Müslümanların içinden çıkan, “sözde Müslüman” bilinen, gerçekte kıpkızıl münafık olan taife. Vahiy devresi bittiği için doğrudan münafık demek zor. Ancak alâmetleri ortada. Hepsinin alâmet-i farikası, dilbaz, dessas oluşları... Müslümanlara değil de kendilerini yetiştiren mihraklara hizmet etmeleri… Ellerindeki gücü Müslümanlara karşı kullanmaları…

Son bir asırda Müslümanlar üzerine dehşetli oyunlar tezgâhlandı. Bu oyunların en dehşetlisi de Müslüman’ı Kur’an’dan uzaklaştırmaktı. Mushafından değil, içerisindeki muhtevadan… Kur’an-ı Kerim, 1400 seneden beri kurulan bütün İslâm devletlerinin anayasası idi. Kur’an’ı gönderen Rabbu’l Âlemin bu mukaddes kitabıyla, bütün insanlara ve bilhassa Müslümanlara “teklifi kanunlarını” bildirmişti. Bütün mevcudat üzerine tekvini kanunlarını koyan Allahu Azimüşşan, “aşref-i mahlûkat olan” ve “Ahsen-i Takvim”de yarattığı insanları kendi haline bırakmamış, onların ebedî hayata intikal edinceye kadar yaşayacakları bu dünyadaki bütün ef’al-i ihtiyariyelerini esasa bağlamıştı. Ya vahy-i sarihi olan Kur’an-ı Kerim’le, ya da vahy-i zımnî olan hadis-i şeriflerle. Peygamberin kendiliğinden konuşmadığını, ancak kendisine vahyedileni söylediğini de ayetiyle beyan buyurmuştu.

Hâdiselere Kur’an gözlüğüyle bakan bütün Müslümanlar, düşmanların hilesine kapılmamış, bilakis onları parmaklarında oynatmışlar. Kur’an’ı baş tacı eden İslâm devletlerinin yaptıkları orta yerdedir. Kırk sahabenin kırk senede kırk devleti mağlup etmesi, Hulafâ-i Râşidin devrinde İslam devletinin hudutlarının Çin ü Mâçin’e kadar dayanması, Kur’an’ın namlı bir hizmetkârı olan Osmanlı Devleti’nin üç kıtaya hükmetmesi, hep Kur’an’ın mucizelerindendir.

Bugün dünyanın pek çok yerinde Müslümanlar katliama uğruyorsa, türlü adlar taşıyan kâfirler ve Müslümanların bağrına çöreklenmiş karayılan gibi olan münafıklar tarafından eziliyorsa, bunun temel sebebi, Müslümanların Kur’an’dan uzaklaşmalarıdır. Uzaklaşmak derken, manasını, muhtevasını kastediyoruz.

Ramazan-ı Şerif, “Kur’an ayı”dır. Kuvvetli bir rivayete göre Kur’an-ı Kerim bu ayda nazil olmaya başlamıştır. Şimdi de Ramazan ayında bulunuyoruz. Yol yakınken, fırsat elde iken Kur’an’a tarziye verelim. Allahu Azimüşşan’ın hükümleri olduğunu hatırlayalım. Kur’an’ı kabullenmek demek, hem yazısına, hem lafzına, hem muhtevasına sahip çıkmak, inanmak ve Kur’an’ın ahkâmının hâkim olması gerektiğine inanmaktır. Zaten bu inançta olana Müslüman denir. Aksi durumdakine ne Müslüman ne de Mü’min denir…

Kur’an’ı hakkıyla bilen, Kur’an’ı rehber edinen bir Müslüman kâinatın sultanıdır. “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” olmak şerefini kazanmıştır. Böyle yiğit bir Müslüman, tek başına da kalsa Allah’ın dinini hâkim kılma azmindedir. Kâfirlerin ve münafıkların oyunlarına, sahte, sanal ve gerçekte bir kıymet-i harbiyesi olmayan güç gösterilerine beş para ehemmiyet vermez. Zira gerçek güç ve kuvvet sahibi olanın yalnız ve yalnız Allahu Zülcelal olduğunu çok iyi bilmektedir. Güç, kuvvet, kudret, izzet azâmet Rabbü’l Âlemine hastır. Şerirlerin elindekiler ise geçicidir ve yine imtihan gereği Allahu Teâlâ tarafından kendilerine verilmiştir ve geçici bir süre için müsaade edilmektedir. Âkıbet Kur’an hizmetkârlarınındır.

Şimdi ağlama, sızlama zamanı değil, Kur’an’ı okuma, anlama ve uygulama zamanıdır. Bu dehşetli zamandaki imtihanı ancak böyle kazanabiliriz.