Müslümanların en güzel davranışlarından biri özlerinden

gelen dayanışma edimleridir. Dayanışma ibadetlerinin gereklilerindendir. Başta

insanlığa farz kılınmış olan zekât ibadetidir. Kazanç sahibi ve gelir sahibi

olan kimseler kazançlarından, yüzde 2,5’ini fakirlere yoksullara ve çaresiz

kimselere vermek zorundadırlar. Buğdayın 40 ölçeğinden bir ölçek, küçükbaş

hayvan sürüsünden kırkta bir vermek zorundadırlar. Bu, küçümsenmeyecek bir

yekûn oluşturuyor. Bu görevi yerine getirmeyenler sorumluluktan kurtulamazlar,

vebal altında kalırlar. Günah işlemiş olurlar. Bu, devlet tarafından da

yönetilir. İslâm devletlerinde, yöneticiler Müslümanlardan bizzat zekâtı

toplarlar, toplamak için insanları görevlendirirlerdi. Dört halife zamanında

bu, çok sıkı uygulanıyor. Hz. Ebû Bekir zekât vermeyenlere karşı savaş açıyor.

Bilinçli Müslüman topluluklar, devletin kendilerine baskı

yapılmadan bu görevleri yerine getirirler.

Örnek olsun diye anlatıyorum: Çocukluğumuzda biz yetim

kaldık. En büyüğümüz 11, en küçüğümüz 1,5 yaşındaydık. Birinci derecede bize

bakacak yakınlarımız yoktu, başımızda bir annemiz vardı. Amca, hala, dede gibi

kimselerimiz yoktu. Bir sonraki kuşaktan olan yakınlarımız vardı. Annemin

babası Memli dedem Dersimli eşkıyalar tarafından öldürülüyor. Annemin amcası

Abdullah dedem, yetim kalan dört yeğenini büyütüyor evlendiriyor, yuvalarını

kurduktan sonra ayırıyor. Abdullah dedemin köyü yaya yürümeyle 2,5 saatlik bir

mesafedeydi. O, babamın ölümünden sonra, yaşı 80’i geçmiş olduğu hâlde her

Perşembe akşamı yaya gelir, bizde kalır, annemle dertleşir, sorunlarını dinler,

ertesi gün Cuma namazını eda eder evine dönerdi. O, bizzat kendisi bizler için

harman zamanı zekât toplar getirirdi. Soydan bir başka amcamız Zülfü amca

Karakoçan’ın Aşağı Kurıkan köyünden -köyümüze 70 km. mesafede-, yardım toplar,

atlara yükler bize getirirdi. Merhum dedemin talebeleri, başta Sufi dedemiz

(Süleyman Güler) ile komşu ve akrabalarımız İstanbul’da zekât ve fitre toplar

bize gönderirlerdi. Biz o zaman hemen hiç darlık çekmedik. Bu, İslâm’ın

insanlığa sunmuş olduğu bir yücelik ve güzellik.

Geçen yüzyılın son çeyreğinden beri Türkiyeli Müslümanlar

gerek siyasal ve gerekse düşünsel olarak bilinçli bir düzelme geçtiklerinden

beri devletin öncülüğü olmadan ve hatta jakoben ve laik bir devletin

yöneticilerinin olumsuz tutumlarına karşın yardımlaşmada büyük bir atılım

sağladılar. Bunu, hem yurt içinde hem de yurt dışında başarılı kampanyalarla

büyük hizmet verdiler. Dünyanın bir ucunda zorda kalan Müslümanların yardımına

koşuyorlar.

Savaş anlarında bu çok daha iyi sonuçlar verdi. Bosna

Hersek, Çeçenistan, Afganistan, Afrika ülkeleri, Mynamar, Filistin’de zorda

kalan Müslümanlara yardıma koştular. Özellikle Afrika’daki mazlum insanlara çok

yönlü yardımda bulundular.

Felaketler olduğunda, devletin yetişemediği kimi

durumlarda bu kurumlar veya bireyler o bölgeye yardım yatırırlar. Bunun en

somut örneği büyük Gölcük depreminde Müslümanlar büyük bir seferberlik

başlattılar. İnsanlığın acısına duyarsız kalınamıyor. Bu Müslümanların

bilincinden kaynaklanıyor.

Müslümanların uluslararası yardımlaşmaları egemenleri rahatsız

etmiş bulunuyor. Bundan ötürü BM devreye sokularak bunun önüne geçilmeye

çalışılıyor. Amaç, Müslümanların yardımlaşmalarının önünün kesilmesi. Bunun

asıl nedeni, dünyanın en büyük açık cezaevi olan ve dört bir yandan kuşatılmış,

eli kolu bağlanmış mazlum Filistin’de zorda kalan Müslümanlara yardım

götürülmesidir. Elbette onların savunma hakları vardır. Bu doğal hak bile

ellerinden alınıyor.

Müslümanlar çok boyutlu olarak kuşatma altındadırlar.

Egemenler hem uluslararası hem de bireysel olarak Müslümanların yardımlaşma

ruhunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bu güzel ve hayırlı ibadet diğer

kültürlerde yoktur. Zekât ve fitre gibi çok önemli olan yardımlaşma ruhu baskı

yoluyla ortadan kaldırılmak isteniyor.