Müslüman olmak bunun ifadesiyle hakikate kavuşacak bir hâl değil. Müslüman olmanın asıl işareti bunu ferdi bir eylem ve toplumsal bir oluşla hayata geçirebilmektir. Bunun için bir Müslüman’ın önce ahlâki zeminini sağlam tutmalı ve daha sonra ise bu zemin üzerine diğerlerinden ayıran Müslüman kimliğini yerleştirmelidir. Bu süreç ferdin Müslümanlığının bir gereği olarak karşımıza çıkar. Müslüman bir fert Müslüman’ca yaşamın inşasını kendi yaşamıyla sınırlayamaz. Bunu toplumsallığa aktarmak zorundadır. Bunun için ilk adımın kurucu iradenin bu yönde bir adım atmasıyla mümkün olacağından bahsetmiştik. Özellikle Peygamberimizin hicret ve Medine Sözleşmesi örnekliğine atıf yaparak bu adım için günümüzde nasıl bir yol izlememiz gerektiğini belirtmiştik.
Bu hafta kurucu irade tarafından temeli atılan toplumsallığın kurumsal bir yapıya dönüşme sürecine değinmemiz gerekiyor. Bu sürecin mihenk taşı hukuktur. O dönemde hicret sonrasında gerek Müslümanlar arasında muhacir-ensar kardeşliğinin tesisi, gerekse farklı kimliklerle yapılan sözleşmenin sürekliliğini sağlaması tarafların bağlayıcılığına bağlıdır. Bu bağlayıcılığı sağlayan hukuktur. Elbette hukukun başlı başına böyle bir gücü yoktur. Ona bu gücü veren hem ona yüklenen anlam hem de hukukun kendisini içeriklendirmesidir.
Bu anlamda hukuku üç noktadan değerlendirebiliriz. İlki hukukun temelinde adaletin yerleşmesidir. Pekâlâ; üstünlerin, bir grubun, bir kimliğin menfaatlerini esas alan bir hukuk sistemi de olabilirdi. Ama bahsettiğimiz toplumsal yapıyı böyle bir hukuk sistemi üzerine inşa etme şansımız yoktur. Bu yüzden hukuk adaleti tesis edebilme kabiliyetine göre anlam kazanır. Zaten daha önce anlatmaya çalıştığımız gibi Müslüman kimliğin varmak istediği yer adaletin tesis edilmesidir.
İkinci temel nokta hukukun üstünlüğünün herkesçe kabul görmesidir. Çünkü adaleti tesis etmek için var olan hukukun birileri tarafından göz ardı edilmesi düşünülemez. Sadece şahıslar ya da gruplar açısından da düşünmemek gerekiyor. Günümüzde devletin hukuku göz ardı edici bir şekilde hareket etmesi sağlıklı bir toplum için önemli bir sorundur. Devletin bekası gibi söylemlerle hukukun otoriter gücü görmezden gelinemez. Nasıl ki, Medine’deki toplumsal yapı Peygamber kızını hukuk önünde eşit kabul ediyorsa ya da daha sonrasında hilafet makamının bir kişiyle olan ihtilafında adil bir yargılanma gerçekleşiyorsa günümüzde de hukuku tüm kişilerin ve devlet de dâhil tüm kurumların üstünde tutabiliriz/tutmalıyız.
Üçüncü bir husussa hukukun olgunlaşarak topluma nüfuz etmesidir. Hukukun bir görevi adaleti tesis etmekse diğer bir görevi de toplumsal düzeni sağlamaktır. Toplumla hukukun çatışmaması için hukukun değişime ayak uydurabilmesi ve ihtiyaçlara cevap verebilmesi gerekiyor. Kurucu iradenin toplum tasavvuru ile toplumsal gerçeklik uyuşmayabilir. Bundan dolayı hukuku ya da siyasi eylemleri toplumla çatıştırmak yerine toplumun olgunlaşma sürecine ayak uydurmasını sağlamak daha önemlidir. Bu çatışmanın en bariz örneklerini son dönem Osmanlı, erken dönem Cumhuriyet modernleşmesinde fazlasıyla gördük.
Dört haftalık süreçte, “Müslüman’ca yaşamayı nasıl mümkün kılabiliriz?” sorusuna cevaplar aramaya gayret ettik. Elbette bu cevaplara bir Müslüman olarak, Peygamberimizin örnekliği üzerinden ulaşmaya çalıştık. Çünkü dün de bugün de insanların fıtratı değişmiyor. Toplumların istediği insanca yaşamak, temel ihtiyaçlarını rahatça gidermek ve kendilerini güvende hissetmektir. İnsanlar adaleti, özgürlüğü ve eşitliği arzular. Bunların temel ilkeleri ise 2000 yıl önce de, 1400 yıl önce de, günümüzde de aynıdır.