İlim uğruna yapılan yolculuklar
İmam Şâfiî, bir taraftan İmam Mâlik’ten ders alırken, diğer taraftan ara sıra çöle gidip Arap kabilelerinin, içtimai durumlarını, tarihlerini, kültür ve edebiyatlarını tetkik eder ve bir müddet onlarla düşüp kalkar belki de öğrendiği derslerin tatbikini yapardı. Bu sayede öğrendiği fasih Arapça onun Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir edip, yorumlamasında etkili oldu. Mesela: Bakara Suresi’nin 150’ci ayetindeki “şatr” kelimesinin “cihet, yön” manasına geldiğini söyledikten sonra bu görüşünü şairlerin beyitleriyle destekledi. Eğer o seyahat edip, kabileler arasında kalmasaydı, bu beyitleri ve değişik manalar içeren kelimeleri öğrenemeyecekti. Nitekim o, bu konuda Arapça öğrenmenin ne kadar gerekli olduğunu anlatırken:
“Kur’an’ın tamamı, yalnız Arapça olarak nazil olmuştur, Arapçanın lehçeleri ve kelimeleri çoktur. Hz. Peygamberden (S.A.V.) başkasının bu dili tamamen bileceğini sanmıyorum.”
İşte bu sebepledir İmam Şâfiî’nin seyahatleri. Âlimlerin seyahat etmesinin gerekliliği hususunda şu beyitleri söyler kendisi; yüzyıllar ötesinden, günümüzün âlimlerine, bilginlerine…
Yolculuğa Teşvik
“Akıl ve edep sahibine rahat yok oturmakta
Bırak memleketi, garip ol, sefere çık
Ayrıldıklarına bedel bulacaksın karşılık
Ve gayret et, gayrettir hayatın tadı.
Suyu durgunluk bozar; aksa temizdir, pislenir dursa
Avlanamazdı aslanlar yerinden ayrılmasa
Ve isabet etmezdi ok yayından çıkmasa
Arap’ı, Acem’i, bıkardı tüm insanlar
Güneş yörüngesinde çakılıp kalsa.
Buhur dalı ağacında bir cins odundur.
Altın toprak gibidir yerinden oynamasa
Kim gurbete çıksa ona arzu duyulur
Kim gurbete çıksa altın gibi aziz olur” (İmam Şâfiî, A. Ali Ural, Divan İmam Şâfiî’nin Şiirleri, İstanbul: Şûle Yayınları, 2006, s. 220. ).
Bu arada Şâfiî Hazretleri, annesini de ihmal etmez, ziyaret etmek ve onun öğütlerini dinlemek için ara sıra da Mekke’ye giderdi.
Adaletli Necran Kadısı
Hocası İmam Malik’in vefatından sonra, fakir olan ailesini geçindirmek için kendisine teklif edilen Necran kadılığını kabul etti. Necran Yemen’e bağlıydı. Oraya gidebilmesi için annesinin ona verecek bir yol parası dahi yoktu. Evi rehin vererek yol parasını tedarik eden İmam Şâfiî, Necran’a vardığında, ilmi, dirayeti ve adil olmasıyla ünlendi. Bir süre sonra Necran valisi değişti. Yerine gelen vali zorbalığıyla tanınıyordu. Her zaman ve her yerde olduğu gibi Necran’daki halk da vali ve kadılara karşı dalkavukluk ederek, kendi çıkarlarını temine çalışıyorlardı. Fakat onlar, Şafii’nin şahsiyetinde adaletle karşılaştılar ve dalkavukluk yapamadılar. O, buna meydan vermedi. Ancak bu konuda bizlere de yüzyıllar ötesinden şu nasihati verdi:
“Sende bulunmayan güzelliklerle seni medh ve sena edenin, öfke ve gazaba geldiği vakit sende bulunmayan fenalık ile seni eleştireceğinden emin ol.”
Fakat adaleti yerine getirmek güç bir iştir. Hele adaletsizliği bir vali yaparsa… Bu güç işi başaran İmam Şâfiî de bu işten daha güç işlerle karşılaştı. Ruhunu istila etmesine fırsat vermediği fitne belası, onu dıştan sardı sarmaladı. Vali ve onun gibi düşünen dalkavukları onun adaletine güç yetiremeyince, diş bilemeye ve onu buradan uzaklaştırma planları yapmaya başladılar. İmam Şafii adaletten ayrılmadığı gibi, birisine de dalkavukluk yapmayı, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyi zillet addeder.
Yüzünü Koru
“Kaya tuzunu katık et arpa ekmeğine
Kurtuluşu bekle deve üstünde
At kendini uzak ve tehlikeli serüvenlere
Tanca’ya* git, ardından da Derdür’e**
Ancak koru yüzünü boyun eğmekten
Lâtif ve Habîr olan (Allah) ’a eğil sadece” (İmam Şâfiî, A. Ali Ural, Divan İmam Şâfiî’nin Şiirleri, İstanbul: Şûle Yayınları, 2006, s. 155. ).
*Tanca:Fas’ta bir şehir
**Derdür: Umman’da bir yer
İmam Şâfiî Hazretleri, Şiirinde yazdığı ve yaşadığı gibi, Allah’tan başkasına eğilmeyince de yeni valinin komploları arttı. Ama o doğru bildiğinden ayrılmadı. Yapılanlara da aldırmadı. Ve buyurdu ki: Aldırmam…
Aldırmam
“Sen yetersin bana, Sende kalbe kifayet var
Zannımca ki doğruysa zannım Sen kâfisin bana,
Sevgin, vaktin hangi diliminde ulaşır bana aldırmam
Yeter ki zaman kesmesin yolunu belalarıyla” (İmam Şâfiî, A. Ali Ural, Divan İmam Şâfiî’nin Şiirleri, İstanbul: Şûle Yayınları, 2006, s. 56. ).
Evet, o aldırmadı, Allah’tan başkasının sevgisine. Allah yeterdi ona. Fakat her çağda olduğu gibi o zamanda da çekemeyenler, fitne çıkaranlar, rüşvete alışmış olup, bu rüşvet çarkının önündeki İmam Şafii engelini bertaraf edebilmek için onu Halife Hârûnürreşîd’e çeşitli iftiralarla şikâyet ettiler. “Halifelikte gözü var!”, veya “Râfizî’dir” dediler. Ama o bunlara aldırmadı.
“Bırak günleri dilediğini yapsın
Razı ol hükmederse kader
Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın
Baki değil dünyadaki zorluklar” (İmam Şâfiî, A. Ali Ural, Divan İmam Şâfiî’nin Şiirleri, İstanbul: Şûle Yayınları, 2006, s. 99. ).
Râfizîler, Zeyd b. Ali’den ayrılan ilk İmâmiler’e daha sonra da bütün Şiî fırkaları ile Şiî-Alevî unsurları taşıyan bazı bâtınî gruplara verilen isimdir. Râfizîler, ilk imam olarak Hz. Ali’yi kabul ettikleri için Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ebû Bekir’in halifeliklerini kabul etmezler. Bu sebepten de Ehl-i sünnet tarafından eleştirilirler hatta reddedilirler. İmam Şâfiî hazretlerine de “Râfizî’dir” o diyerek onu suçladılar. Bu konuda şikâyetler o kadar arttı ki, sonunda emellerine az kala ulaşıyorlardı…
Şikâyetler artınca yakalanarak, halifenin huzuruna idam talebiyle çıkarıldı. İmam Şâfiî, kendisine isnat edilen suçları bir bir delilleriyle çürüttü:
Ehl-İ Beyt Sevgisi
“Fırat’ın çırpınan dalgaları gibi coşkun
Akarken seher vakti hacılar Mina’ya
Dur ey süvari Mina’nın çakıllığında
Seslen, duran ve oturanlara dağın eteklerinde
Muhammed Ehli’ni sevmek, Râfızîlik’se eğer
İnsanlar ve cinler şahit olsun
Râfızî’yim ben de” (İmam Şâfiî, A. Ali Ural, Divan İmam Şâfiî’nin Şiirleri, İstanbul: Şûle Yayınları, 2006, s. 250. ) dedi. Onun bu savunması Halifeyi yumuşattı. Orada bulunan Bağdat kâdilkudâtı (kadıların kadısı, şeyhülislam makamında bulunan kimse) Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin talebesiydi. İmamı Şafii’nin konuşmasından çok etkilendi. Halife, kâdilkudâtın takdir ettiği İmam Şafii’yi affederek, 50.000 dirhem de mükâfat vererek serbest bıraktı. Artık halifenin himayesindeydi. İmam Şafii bu elli bin dirhem bahşişi evine gelinceye kadar yolda dağıttı. Çünkü böyle asil soylu ve ilim ehli, takva ehli olanların gözü maddiyatta değildir.
Malı Olmayan Zengin
“Denedim insanını dünyanın
Sabah sabah
Cimrilikle dolu deriler yürüyordu
Başka bir şey göremedim
Sonra
Kanaat kınından bir kılıç çektim
Keskin tarafıyla onlardan
Ümitlerimi kestim
Beni ne yoluna dikilmiş
Ne kapısına oturmuş gören var
Malı olmayan zengin
Muhtaç değil insanlara
Zira zenginlik
Sahip oluş değil bir şeye
Ondan müstağni olmakta” (İmam Şâfiî, A. Ali Ural, Divan İmam Şâfiî’nin Şiirleri, İstanbul: Şûle Yayınları, 2006, s. 151. ).