“14 Aralık 2012 Cuma günü İsrail işgali altındaki Batı Şeria, El Halil kentinde bulunan Halil İbrahim Cami, Yahudilerin Hanuka Bayramı nedeniyle 10 gün boyunca Müslümanlara ibadete kapatıldı. Yahudiler, Hz. İbrahim Camii’nde danslı müzikli eğlence yaptılar.

Yahudiler zaten Hazreti İbrahim’in türbesinin bulunduğu caminin bir bölümünü sinagog olarak kullanırken, Müslümanlara açık olan ve içinde Hazreti İshak ile eşinin türbelerinin bulunduğu bölümde, Hanuka Bayramı’nı kutladı. Yüzden fazla Yahudi erkek, Selahaddin Eyyûbî’nin yaptırdığı minberin ve peygamber türbesinin yanı başına org ve müzik sistemi kurup, sahnede şarkılar söyleyip, kendilerinden geçene kadar dans etti.” (http://www.dinihaberler.com/haber/yahudiler-camide-danslı-muzikli-eğlence-yaptı-29938.html)

Geçtiğimiz yıllarda medyada yankılandı bu haber. Canımızı çok sıktı. Siz okurlarımıza el-Halil kentini de tanıtalım istedik Kudüs gezisi yazımızda. Bu camiye yapılan saldırılar ilk değil. Bu gidişle de son olmayacak Allah muhafaza etsin…

Yahudiler bu kentteki İslâm eserlerini ortadan kaldırmak amacıyla Haremü’l-Halil’in çevresinde arkeolojik kazılar başlatmışlardır. Güya eski dönemlere ait eserleri meydana çıkaracaklarmış! 1929’da yıkılan Yahudi mahallesini yeniden kurmuşlar. Hadasah adıyla anılan tarihi binada bir Yahudi Okulu açmışlar ve Haremü’l-Halil’in tam karşısına da bir sinagog yapmışlar. Yapmışlar ve bir sinagogları olmuş. Buna rağmen yine gözleri Haremü’l-Halil’de. 1980’de Haremü’l-Halil’in yönetimini Müslümanların elinden alarak Kiryât Arba idaresine bağlamışlar. Ve buradaki Müslümanların ibadet sürelerini kısaltıp yine kendilerine ayrıcalık tanımışlar. Yahudi ayinlerinin yapılabilmesi için camii bölmüşler, büyük bir kısmını kendilerine ayırmışlar ve bu kısma sıra ve sandalyeler koymuşlar. Buna rağmen saldırıları yine durmamış. 25 Şubat 1994 günü asker kıyafeti giymiş bir Yahudi doktor eline makineli tüfeği alarak camii taramış ve bunun soncu 67 Müslüman şehit olmuş, 300 kişi de yaralanmıştır.  (Mustafa L. Bilge, Halîl, İstanbul: DİA, 1997, c. 15, s.s. 305–307.)

Bu katliamı yapan doktora uydurulan bir deli raporuyla dünya kamuoyunda hem kendilerini hem de doktoru aklamışlardır. Bir daha böyle bir olay yaşanmaması için Yahudiler bir takım tedbirler de almışlar. Tam Yahudice bir tedbir. Bu bahane ile de mescide girişi zorlaştırmışlar.

Girişte 10 metre ara ile adam boyundan yüksek iki ayrı döner turnikeden geçerek camiye girilmekte. Zaman zaman yukarıdaki gazete haberinde duyurulduğu gibi Yahudiler kendi dini bayramlarında bu camiyi Müslümanlara kapatabilmekteler. Yahudilerin rahatsız olduğu iddiasıyla İsrail, ezanların okunmasını yasaklamakta. Aynı camii hem cami hem sinagog olarak kullanıldığı ve arada bir perde ile ayrıldığı için içerde ibadet yapan Yahudiler zaman zaman Müslümanların Kur’an okumalarını engellemek için yüksek sesle dualar etmekteymişler. Dolayısıyla Müslümanlar bu camide Kur’an bile okumakta zorlanmaktaymışlar. Halil İbrahim Cami’sinde sinagog açan ve dönem dönem bu sinagogu genişleten İsrail, son olarak da bu sinagogu Halil İbrahim’in Yahudilere ait ulusal eserler listesine eklemiş.

İsrail’in zulmü ve entrikaları hiç bitmemiştir bu bölgelerde. 13 Eylül 1993’de Washington Antlaşması ile başlayan İsrail-Filistin barış süreci dâhilinde 1995 yılında imzalanan Oslo Antlaşması’na göre 1979 yılında Halil şehir merkezine İsrail tarafından yerleştirilen birkaç yüz Yahudi’yi korumakla görevli 1500 askerin 15 Mayıs 1996 tarihinde çekilmesi gerekirken zamanın İsrail Hükümeti bu çekilmeyi sürekli ertelemiştir. Barış görüşmelerinin tekrar başlayacağı sırada Mescid-i Aksa ile Burak Duvarı yani Ağlama Duvarı arasındaki Yahudilerin Kudüs’e girişlerinin simgesi kabul edilen tarihî tüneli açması; Müslümanlarca Mescid-i Aksâ’nın yıkılmasına yönelik bir girişim sayılarak protesto edildi. 26 Eylül 1996’da Kudüs’te yapılan bu protesto gösterilerinde 68 Filistinli ile 15 İsrailli hayatını kaybetmiştir. Bu olay ve yine İsrail Hükümeti’nin Haremü’l-Halil’in altında da bir tünel açma girişimine Müslümanlar büyük tepki vererek gösteriler yapmıştır. Bunun üzerine şehirde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ve yine onu aşkın Filistinli İsrailli askerlerce şehit edilmiştir. 14 Ocak 1997 yılında yapılan antlaşma ile İsrail el-Halil kentinin yüzde seksenini Filistin özerk yönetimine terk etmiştir. 20.000 Müslüman’ın yaşadığı ve Haremü’l-Halil’in bulunduğu kesim İsrail’in kontrolünde kalmıştır. (Mustafa L. Bilge, Halîl, İstanbul: DİA, 1997, c. 15, s.s. 305-307.).

Gelin şimdi bu danslı eğlencenin ve zulmün olduğu bu camiye ve el-Halil kentine gidelim:

MÜBAREK MEKÂNLARDAN BİRİ: EL-HALİL

El-Halil kenti, Batı Şeria’da Kudüs’ün 32 km. güneybatısı ile Gazze’nin 55 km. doğusunda yer alan suyu bol, toprağı verimli bir arazi üzerine kurulmuştur. Milattan önce II. binyılın ilk yarısında Kenânîler tarafından kurulmuş olan bu şehir, -dört ayrı yerleşim merkezinin birleşmesi sonucu oluştuğundan dolayı- önceleri “Dört Köy” manasına gelen “Kiryât Arba” adıyla anılmıştır. Daha sonra da İbrânîce’de birlik, beraberlik manasına gelen “Hebron” adı verilmiştir bu kente.  Daha sonra da halk arasında Ahd-i Atik’te Hz. İbrahim (A.S.) için kullanılan ve “Allah’ın dostu” manasına gelen “Halîlürrahman” adıyla anılmış. Bu isim konusunda bulduğum ilgi çekici bir bilgi de Peygamberimizden (S.A.V.) yapılan rivayetlerden. Peygamberimizin (S.A.V.) ashaptan Temîmed-Dârî’ye -bu şehir henüz Müslümanlar tarafından ele geçirilmeden önce- bu şehirdeki bazı arazileri iktâ ettiğini bildiren rivayetlerde “Habrûn, Mertûm, Beyt Aynûn, Beyt İbrahim” isimleri geçmekteymiş. Bu isimlerin Kiryât Arba’yı yani dört şehri meydana getiren merkezlerin o dönemdeki isimleri olduğu sanılıyormuş. (Mustafa L. Bilge, Halîl, İstanbul: DİA,  1997, c. 15, s.s. 305–307.)

Bu gün kullanılan “el-Halil” ismi ise “Halîlürrahman” kelimesinin kısaltılmış hali. Bu şehir Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslâmiyet’te mukaddes sayılmaktadır. Müslümanlarca Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra en çok itibar edilen dördüncü şehirdir. Haçlı Seferleri’nden beri de Kudüs’le birlikte Mekke ve Medine gibi “Haremeyn-i Şerîfeyn” adıyla anılmıştır. 

HAREMÜ’L-HALİL

Hz. İbrahim (A.S.), eşi Hz. Sâre vefat edince ona Hebron’da ağaçlık bir arazi satın almış. Arazinin içinde bir mağara bulunmaktaymış. İşte o mağaraya defnetmiş hayat arkadaşı, Hz. Sâre’yi. Daha sonra da Hz. İbrahim (A.S.) vefat edince o da oraya defnedilmiş.  Sonra da Hz. İbrahim’in (A.S.) oğlu Hz. İshak ile hanımı Rebeka da aynı mağaraya defnedilmişler. Bütün mübarekler o mağarada olduğu için Filistin halkı, mezarları Mısır’da bulunan Hz. Yakup (A.S.) ile hanımı Lea ve oğlu Hz. Yusuf’un (A.S.) mübarek naaşlarını bu kutsal saydıkları mağaraya taşımışlar. Mağara’ya “Machpelah: Çift” ismini vermişler. Ayrıca halk arasında Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın da bu mağarada medfun olduğuna inanılıyormuş. Yahudi Kralı Herod zamanında (M.Ö.40–4) bu mağara yani Machpelah ve çevresi duvarlarla çevrilip bir meşhet yani şehitlik haline getirilmiş. Bu gün buraya Meşhed-i İbrahim veya Haremü’l-Halil denmesinin sebebi buradaki -başta Hz. İbrahim olmak üzere- peygamberlerin kabirlerinin bu yerde olmasındandır. Bu meşhedin mimarisiyle uyumlu buraya bir ibadet-ziyaret yeri inşa edilmiş sonraları. Emevîler döneminde de bu ziyaretgâh ile mağaradaki mübarek mezarlara İslâmî bir biçim verilmiş. Abbasîler de burayı bir camiye dönüştürmüşler. 1099’da Haçlılar burayı işgal ettiklerinde bu caminin yerine bir kilise inşa etmişler. Etrafını revaklarla tezyin etmişler. 1187’de Kudüs’ü fetheden Selâhaddin Eyyûbî bu kiliseyi camiye çevirmiş. Fatımî Halifesi Müstansır-Billâh’ın Askalân’daki Hz. Hüseyin Meşhedi için yaptırdığı ahşap minberi de buraya getirtmiş ve bu minber caminin minberi olarak kullanılmış. Selâhaddin Eyyûbi’nin kiliseden çevirdiği bu cami günümüze kadar korunarak gelmiş. Eyyûbî’den sonra gelen Müslüman sultanlarımızın her biri buraya hizmete devam edip, buraları tezyin etmişlerdir. Mezar-ı şeriflerin üzerini kubbe ile kaplatarak bu kabirleri türbe haline getirmişler. Haremü’l-Halil, Osmanlılar döneminde de harem-i şeriflerden biri olarak kabul görüp, itina ile korunup, bakılmış, tamirleri yapılmıştır. Haremü’l-Halil’i çevreleyen sur duvarları burayı küçük bir kale görünümüne bürümüştür. Burada Hz. Yusuf Türbesi’nin bitişiğinde Hz. Yusuf Mescidi vardır.  Doğu cephede ise Sencer el-Câvülî’nin yaptırdığı sur duvarına bitişik bir başka mescit vardır. Sur duvarının içinde asıl mukaddes mekân vardır. Bu mekân Hz. İbrahim, Hz. Yakup (A.S.) ile hanımlarının türbelerinin bulunduğu eski ziyaretgâh bölümü vardır. Bu bölümden üç kapı ile geçilen Selâhaddin Eyyûbî’nin kiliseden çevirdiği bu günkü Hz. İbrahim Camii bulunmaktadır. Girişlerin açıldığı ilk ana bölümde etrafı revaklarla çevrili dört türbe bulunmaktadır. Bu türbeler Hz. İbrahim ve eşi Hz. Sâre ile Hz. Yakup ve eşi Lea’ya aittir. Bu türbelerin batısında kalan revak Kadınlar Mescidi, bunun mihrabının önündeki bölümü de Hz. Âdem’in (A.S.) makamıdır. Hz. İshak ve eşi Rebekâ’ya ait olan türbeler ilgi çekicidir. Bu türbelerin duvarlarındaki hacet pencerelerinden içerideki sandukalar görülmektedir.  Buradaki ceviz ve abanoz ağaçlarından yapılmış olan kûfi kitabeli fevkalâde güzel bir minber vardır ve bu minber de Selâhaddin Eyyûbî’nin emriyle getirttirilen Askalân Camii’nin minberidir. Hz. İshak’ın sandukası hizasında asıl kabirlerin bulunduğu mağaraya inilen merdivenli iki kuyu vardır. Buranın güneybatı ve kuzeydoğu köşelerinden Memluk üslûbunda yapılmış iki minare yükselmektedir. (Mustafa L. Bilge, Halîl, İstanbul: DİA,  1997, c. 15, s.s. 305-307.).

HALİL İBRAHİM SOFRASI

 

El-Halil şehri hac yolu üzerindedir. Bu sebeple buraya sultanlarımız tarafından çok sayıda zaviye, ribat, medrese, darüşşifa ve su sarnıcı yapılmıştır. 1517’de Yavuz Sultan Selim Han bölgeyi Osmanlı idaresine alınca peygamber kabirlerini ziyaret etmiş, tamirlerini yaptırmış.

Ecdadımız Halil’de çok zengin vakıflar kurmuş. Kanuni döneminde de Haremü’l-Halil tamir ettirilmiş. Şehir hac yolu üzerinde olduğu için özellikle hac mevsiminde burası eskiden ziyaretçilerle dolar taşarmış. Bu ziyaretçiler “Tanrı misafiri” addedilerek burada ağırlanırmış. Burada onlara “Halil İbrahim Sofrası” adıyla bir sofra kurulurmuş. Bu sofrada kendilerine “men” denilen ½ kilogramlık bir ekmekle beraber zeytin ve çorba gibi basit bir katıktan oluşan bir ikramda bulunulurmuş. Bu ekmek-zeytin ve çorbadan oluşan bu ikramın adına “es-Simâtü’l-Halîlî”, “Simât-ı Şerif”, “el-Adesü’l-Halîlî” denilirmiş. İslâm’dan sonra gelişen bu yemek geleneğinin amacı Hz. İbrahim’in misafirperverliğini, cömertliğini sürdürmek. Bu gelenek Müslümanlarca benimsenmiş ve yüzlerce yıl devam etmiş. Hatta bu Halil İbrahim Sofrası’nın masraflarını karşılamak için özel vakıflar bile tesis edilmiştir. Burada ikram edilen çorba da buğday çorbası. Peygamberimizin (S.A.V.) sevdiği “deşişe” adındaki bu çorbaya Memluklar döneminde “ceşîşe” denilmiş. Evliya Çelebi ise bu çorbadan eserinde “Çorba-yı Halil” diye bahsetmektedir. Evliya Çelebi’miz, Halil İbrahim Sofrası’nda içtiği bu bir kâse çorbanın tadını hiçbir vezir veya âlimin ziyafet sofrasındaki çorbada bulamadığından bahsetmiş. Osmanlılar zamanında bu mutfağın yani Halil İbrahim Sofrası’nın ihtiyacı olan buğday Mısır’dan getirtilirmiş. Bu mutfaktan her gün 7000 sahan yemek dağıtılırmış ve bu mutfağın ateşi hiç sönmezmiş. (Mustafa L. Bilge, Halîl, İstanbul: DİA,  1997, c. 15, s.s. 305–307.).

Ya şimdi Dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi mi Şimdi o bet bereket kalkmış. O çorba kâselerinde bu gün dağıtılan kan, zulüm, gözyaşı…