Pazartesi günü itibariyle okullar yeni eğitim-öğretim dönemine başladı. Öncelikle yeni dönemin öğrenci, öğretmen, idareci ve velilere hayırlar getirmesini diliyorum. Ülke meseleleri içerisinde en çetrefilli olanı eğitim. Yıllardır hep beraber bir sarp yokuşu tırmanıyoruz. Okumak ve öğrenmek değil, okul haddinden fazla vaktimizi alıyor.

Öğretmen öğrenciyle, öğrenci öğretmenle o kadar çok muhatap oluyor ki bu haddinden fazla geniş zaman ne gizem bırakıyor ne de özlem.

Hani eğitim geleneği olmayan bir millet olmuş olsak bütün bu acemilikleri ve lüzumsuzlukları deneme yanılmanın doğal bir süreci kabul edip konuyu kapatabilirdik. Fakat köklü bir eğitim geleneğine sahip bir milletin “kellim kellim la yenfa’” (Konuş konuş faydasız), “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur”… tarzı bir çıkmazın içerisinde debelenmesi duruma her zamankinden daha ciddi kılıyor.

Eğitimde yanılgılarımızdan biri alışkanlıklarımızı “gelenek”ten sanmaktır. Üzerinde esaslı bir şekilde düşünülmeden hayata geçirilen esaslar ne yazık ki eğitimi yaz-boz tahtasına çevirmiştir.  Öncelikle “okul” öğretmeninden öğrencisine kadar sıkıcı bir mekândır. Ne kadar çok tatil olursa o denli mutlu olan insanları barındırır içerisinde. Öğreneni de öğreteni de bir araya getiren şey sadece mecburiyettir.

Öğrenci katında hâlâ en güzel ders boş geçen derstir. Öğretmenlik bir seviye ya da öğrenci ve veli katında bir statü değil, sadece engebeli bir memuriyettir. Bir zamanlar var olan duygusal dozajı neredeyse zamanla yok olmuştur.

Mekâna ve zamana aidiyetin kopması neticesi öğretmen ve öğrenciler nezdinde okul hatıralardan tahliye edilmiş bir mekândır. Birçok şey gibi eğitimde alışverişe dönüşmüştür. Alışverişin olduğu yerde ise duygusallığa yer yoktur. Liselerde öğrenciler 10. sınıftan itibaren kendilerine üniversiteye endeksli eğitim verecek tabela okullara, temel liselere yönelmektedirler. Ne okullar öğrencilerin mezuniyetini görebilmekte ne de öğrenciler unutulmaz hatıralar biriktirecek müşterek zamanı paylaşabilmektedirler.  Öğretmen geçerken uğrayan biridir artık. Öğrenci bilgi satın alan, geleceğe yatırım yapan kişidir. ‘Yap-işlet- devret’ özelleştirme politikası okullarda ‘kazan-şükret-terk et’ şeklini almıştır.

Anadolu Liseleri ne yazık ki her yıl biraz daha kan kaybetmektedir. Yanlış anlaşılmasın, bu kayıp sadece birilerinin putlaştırdığı “başarı”yla ilgili bir şey değil, yetenek, beceri ve değerler noktasında da belirgin bir düşüş söz konusu.

Beceriksizliği önde giden, sınıf yönetimi yerlerde sürünen birçok öğretmenin idareciliklere doğru nasıl kaçtıklarını hepimiz icraatlarıyla görüyoruz. Türkiye’nin bugünkü eğitim sorunun çok önemli bir sebebi de kırtasiye işlerinde bir türlü sadede gelemeyen eğitim yöneticileridir.

Bulundukları makamın bekası ve irtifaı dışında başkaca bir davası olmayan bu zevat  “nitelik ve incelik” gibi hasletleri ise hiç yanlarına yaklaştırmamaktadırlar.

Hükmetme arzusu hizmet etmenin önüne geçtiği için etraflarındakileri kısa zamanda uzaklaştırmaktadırlar. FETÖ sinsi yapılanmasının vebali biraz da bu tip adamlardadır. Bu tipler genç ve körpe dimağların iğdiş edilmesini ne olur ne olmaz diye hep uzaktan izlemişlerdir. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın 2016-2017 Eğitim-Öğretim yılına ilişkin mesajında ifade ettiği “Müfredata sahip çıkmalıyız” uyarısı umarım eğitimin idari kademesinde yer alanları da harekete geçirir.

Eğitimin idari kademelerinde bulunanların tefrik melekesi, teyakkuz ve dikkati sorumlu oldukları kişilerden daha fazla ve güçlü değilse boşuna konuşuyoruz demektir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın:” Türkiye, eğitim sisteminde var olduğu anlaşılan, 15 Temmuz darbe girişiminde yer alan ihanet çetelerinin istismar ettiği açıkları süratle kapatarak yoluna devam etmek mecburiyetindedir” mesajını koltuğunda oturup sağa sola emir yağdıran değil, araziye açılan, yerinde gören, vicdani mesuliyet duygusuna sahip idareciler ancak hakkıyla anlayıp kavrayabilirler.