Medeniyet yahut uygarlık, bir ülke veya toplumun maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eden tabirdir. Uygarlık, Uygurların yerleşik hayata geçmesi –daha doğrusu yerleşik hayata ilk geçen Türk kavmi olarak bilinmesi itibarıyla-  bir yerleşikliği, şehirleşmeyi anıştırır. Keza medeniyet kelimesini de Arapça ‘müdün’ köküne nispetle Medine’ye dayandırma eğilimi yüksektir. Medenilik şehirliliği doğrudan ifade etmiyorsa ve yerleşiklik için yegane mekan olarak şehir gösterilmiyorsa; yani bir köy, kasaba, mezra vs. belki şehirden daha çok yerliliği gösterebiliyorsa bu durumda medeniyet ve medeniliğin şehirle pek de alakası olmasa gerektir. Nihayet İsmet Özel’in “Köylüleri niçin öldürmeliyiz?” sorusuna yanıt aranmıyorsa yahut mezkur şiirin gelişine rıza gösterilebiliyorsa bu durumda köylüler de en az şehirliler kadar insandır, medenidir ve yerleşiktir. Şayet uygarlık yerleşiklik bağlamında değerlendirilecekse Uygurların dahi bu dünyaya yeterince yerleşemediği göz önünde bulundurularak yerleşmenin yahut yerleşmeye çalışmanın yersizliği söz konusu edilebilir. Dahası kim yeterince yerleşebilmiştir ya da yerleşmenin ölçütü nedir diye sorularak mesele çıkmaza sürüklenebilir.

Bir de ‘muasır medeniyetler seviyesi’ diye bir şey vardır, her devir hedef olarak gösterilen. O seviyenin nasıl bir şey olduğu hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Hani bir yerde biri boy verse de görsek diye beklediğimiz ama bir türlü göremediğimiz, her girenin boğulduğu, her görenin erindiği, emsal gösterilecek bir medeniyete rastlanmayan, öyle belirsiz, kimliksiz, adressiz bir hedeftir. Muktedirler ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine taşıma gayretiyle övünürken, biri de sormaz; ‘O muasır dediğiniz, seviyeli memleket nerede?’ diye. Can havliyle çabalanıyor imajı verilir, ama neye karşı ve ne için çabalandığı, ne elde edildiği hep meçhuldür.

Diğer taraftan, ta öbür yandan (sol kulağın arkasından), çok medeni bir toplum olduğumuz söylenebilir. Yoğun oluklu taş işçileri tarafından yerler kaldırım taşı ile döşenmiştir mesela. Ve bu sık döşenmiş, yağmur yağınca suyu emmeyi başaramayıp tıkalı giderler sebebine sel baskınlarına sebep olan kilitli kaldırım taşlarına tükürülmez. Yere tükürmekten vazgeçen bir millet medeni bir millettir. Belki trafikte birbirlerine sövmeyen, anlayışlı sürücüler de medeni olarak nitelendirilebilir. Bankada uslu uslu oturup saatlerce sıra numarasının gelmesini bekleyen ve dahi randevu sisteminde sıra bulamayıp haftalarca bekleyen müşteriler, yahut eski tabirler söyleme gafletine düşülürse ‘hastalar’ da…

Akif’e göre medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarsa ve iman boğmasından endişe ediliyorsa muasır olarak gösterilenlerinin seviyesine yamanmak da hiç hoş bir şey olmasa gerektir. Özenmek ya da öykünmeyi hiç akla düşürmemek gerekir ki, olmayan şeyin hangi cazibesine tutunulsun. Bilim, teknoloji, sanat vs. alanlarında gelinen yere bakarak bugün medeniyet adına canavar benzetmesini ancak gelişmişliğin göstergesi diye kabul ettikleri ardı arkası gelmeyen, ucu bucağı görünmeyen inşaatlara yorabiliriz. O inşaatlar, yani bugünün medeniyet unsurları uzaktan bakıldığında insanı, hayvanı, nebatatı, cümle canlıları ve hatta cansızları yutan, doymak bilmez bir canavar görünümündedir. Tek dişi kalmıştır, dolayısıyla doymak bilmez iştihasını bastırmak için sadece yutmak zorundadır hiç çiğneyemeden. İnsanoğlu yutulmamak gayesiyle yine o yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya sarkmakta olan tek dişine tutunmakta; gecekondusuna imar, dünyasına iskan edinmek derdiyle uğraşıp halihazırda canavar doyurmaktadır.

Şehre bakıp medeniyet namına bir level üstü muasır medeniyetler seviyesidir zannetmek işten bile değildir. Nihayet hedef gösterilen asla elde edilemeyen, hiç görülemeyecek, ele de geçemeyecek olandır. Afaki hevesler uğruna ömür tüketmek bir seviye bağışlamaz. Hayat geçicidir. Muasır bir medeniyetin seviyesizliği geçici bir hayatı hiç ırgalamaz. Ve insan, bir ara kendine gelebilen bir varlık olarak  yeniden tanımlanmalıdır.