Siyaset tabiatı gereği tüketir. Başka bir ifade ile siyaset var olan bilgilerinizi, bütün birikiminizi tüketir. Fikirleriniz, fikir derinliğiniz, yönetebilme yeteneğiniz ile doğrudan ilişkilidir. Fikri derinliğiniz yok ise yönetilen olmak zorundasınız. Başka bir ifade ile kendi kavramlarınız yok ise varlık alanına henüz çıkmış sayılmazsınız. Kavramlar varlığınızın zuhuru anlamına geldiği gibi varlığınızın sürekliliğini de sağlar.  Yani kavramlarınız kadarsınız. Bu cihetle kavramsal derinliğiniz hayati bir önem taşır.

Siyasetin kavramlar ile desteklenmesi gerekiyor. Türk siyasi tarihinin bilhassa modern dönemde kavramsal dengesi alt üst olmuş durumdadır. Öncesinde mesul ve mükellef olarak tanımlanan insan, Batılılaşma ile birlikte özgür ve eşit olarak tanımlanmaya başlandı. Böylece siyasetin merkezine eşitlik ve özgürlük kavramları yerleşti. Oysa zamanı cumhuriyet döneminden önceki vakitlere çektiğinizde eşitlik ve özgürlük kavramlarının bırakın siyaseti, kamuslarda bile varlığı tartışmalıdır. Bu bağlamda demokrasi; eşitlik ve özgürlüğün teminatı ya da hayat alanı olarak görülmektedir. Eşitlik ve özgürlük alanında devletin rolünü sıfıra yaklaştırdığınız sürece liberal,  en üst seviyeye yaklaştırdığınız sürece Marksist bir teoriye yakınsınız demektir. Yani sağ, sol, sosyal demokrat ve liberal gibi bütün kavramlar kendi kendine yeten –vatandaş- insan tasavvurunun siyasal uzantıları anlamına gelmektedir.

Peki, insan vatandaş mıdır? Bu soru vatandaşın kafasını karıştıran bir soru gibi görünüyor. Ancak insan kendisine yeter bir varlık mıdır? Sorusu siyasi değil metafizik bir sorudur. Cevabı zannedildiğinin aksine oldukça çetrefillidir. İnsan kendi kendine yetebilir mi? Siyaset açısından bu soru, “İnsan yasa koyabilir mi?” yahut “Yasayı kim koyar?” şeklinde sorulmaktadır.

İslam düşünce geleneği ufak farklar olmakla birlikte yasa koyma yetkisinin Peygambere ait olduğu noktasında hemfikirdir. Çünkü Peygamber haricinde kalan diğer insanların koydukları yasalarda hakkaniyeti yakalamalarının mümkün olmadığı, ne olursa olsun insana özgü bazı kaygıların yasaya karışabileceği gerçeği söz konusudur. Sadece Peygamber kabilecilik, ailesinin bekası, bölgesel milliyetçilik vb. gibi insanın düşünmesini etkileyen süreçlerden bağımsız olarak yasa koyabilir. Bu yüzden ister filozoflar olsun, ister kelam âlimleri olsun, ister tasavvuf erbabı olsun bütün bir gelenek için tartışmasız olarak kanun yetkisi Peygambere dolayısı ile Allah’a aittir. Bu dini bir gerekçe ile değil insanın kendisini aradan çıkarıp gerçekliği yakalamasının ve bu bağlamda kanun koymasının imkânsızlığına dayanan akli bir çıkarımdır.  Bu bağlamda insan kendi kendine yeten bir varlık değildir. Dolayısı ile yetersiz olanın kurduğu her düzen yetersiz olmak zorundadır.

Modern siyaset dünyasında siyaset yapan insanların zihinleri net değil gibi. 28 Şubat darbesi İslamcıları iddialarından vazgeçirmeyi başardı. Bugün yaşadığımız süreçler iddialardan vazgeçenlerin iddialarından vazgeçmedikleri hikâyelerinin halk tarafından kabul edilmesiyle alakalıdır.

İddialarından vaz geçmenin ilk basamağı kavramların terki ile olur. Siyasette buna gömlek değiştirmek derler sanırım. Kavramlarını terk edenler gömleklerini değiştirmek zorundadır. Bu yüzden siyasette kavramlar ilkeyi, ilkeler ise gömleği belirler.

Siyasetin tüketen tavrı yeni kavramların hayat bulması önündeki en büyük engel olarak duruyor. Siyasi hareketler bir yönden güncelin dilini kullanırken geçmişe dayanan kavramlarını da ihya etmek zorundadırlar.  Demokrasi, laiklik, sağ, sol ya da meşhur olduğu veçhi ile sosyal demokrat gibi kavramların dünyasında yeni bir soluk olması imkânsızdır. Olması gereken bu kavramları tartışmak yahut kendini bu kavramlarla tanımlamak değil aksine bu kavramların dayandığı insan ve âlem tasavvurlarını eleştiriye tabi tutup yeni bir kavram dünyası inşa etmektir.

Siyasi kavramlarımız insan tasavvurumuz ile doğrudan ilgilidir. Bu yüzden insan tasavvurumuzu belirginleştirmek zorundayız. Aksi durumda farklı bir siyaset üretmemiz mümkün değildir.

Bu noktada sorulması gereken soru “İnsan tasavvuru; kendine yeter varlık olarak belirlendiğinde, siyaset alanı içerisinde ulaştığımız “eşitlik” ve “özgürlük” kavramları ile İnsan tasavvuru; ilahi olana muhtaç olarak belirlendiğinde ulaştığımız “mükellef” ve “mesul”  kavramlarının ortaya çıkaracağı siyasetin aynı olup olmadığıdır?”

Bir Müslüman’ın kendisini liberal, demokrat, sosyal demokrat veya muhafazakâr yahut solcu ve sağcı olarak tanımlaması vatandaş kavramına dolayısı ile kendine yeter insan tasavvuruna dayanır. Oysa insanın kendisine yeter olduğu fikri İslam düşüncesi açısından bir evre değil bir sapmadır.

Metafizik tartışmalar yapılmaksızın ve kavramlar inşa edilmeksizin, modern siyasetin dayattığı kavramsal dünyanın ardındaki insan, âlem ve Allah tasavvuru sorgulanmaksızın oluşturulacak yeni kavramlar yahut kavram açıları hakikat olmaktan uzak günün gerekliliği olarak okunmalıdır. Günü kurtarmak makbul bir şeydir ancak gün değişince geriye sadece hikâyeler ve anılar kalır. Bu yüzdendir ki yapılması gereken bir yandan günü kurtarırken bir yandan geleceği kurmaktır. Gelecek ise ancak geçmişin ihyası ile kurulur. Bu ihya taklit değil tahkik merkezli ve eleştirel bir gözle yapılmalıdır.