Bugün coğrafyamızda var olan temel yapısal sorunları çözemeyişimizi tarihin bıraktığı siyaset anlayışının hoyratça kullanılmasına bağlayabiliriz. Çünkü geçmişten alınan bu anlamda olumsuz miras bugünkü kötü siyaseti beslerken bir taraftan da mazeret teşkil ediyor. Bu süreci aslında Osmanlı’nın modernleşme çabalarından alıp günümüze taşımamız sorunun anlaşılması açısından önemlidir. Bu sürecin temel kırılmasını Tanzimat Fermanı'nda görebiliriz. Her ne kadar modernleşme çabaları daha öncelerine dayanıyor olsa da Tanzimat Fermanı politik bir metin olarak modernleşme çabalarının yol haritasını çizmiştir.

Tanzimat fermanın giriş cümlesi modernleşmenin temel motivasyonunu oluştururken, daha sonra bu anlayışa karşı olarak ortaya atılan fikirler yeni bir modernleşme anlayışını da ortaya çıkarmıştır. Tanzimat Fermanı’nın giriş cümlesi mealen İslam’a uyulduğunda devletin kuvvetli ve kudretli, halkın refah ve gelişmişliği üst seviyede olduğundan; ancak ne zaman İslam’dan uzaklaşıldıysa o vakit kuvvet, kudret, refah ve gelişmişliğin yerini zayıflık ve fakirliğe bıraktığından bahseder. Buna karşın asıl sorunun dinden uzaklaşmaktan değil dindar olmaktan kaynaklandığını ve bundan dolayı da Batı uygarlığını olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini savunan bir diğer anlayış ortaya çıkmıştır.

Bu iki yelpaze arasında sıkışan siyasi, sosyal ve fikri hareketlilikler bu toprakların sorunlarına kalıcı çözümler üretmek yerine; bu sorunların üzerinden kendi siyasi konumlarına alan açmayı siyaset olarak sunan bir anlayışı türetmiştir. Günümüzde ve yakın tarihimizdeki siyasi kutuplaşmanın temel verilerine buradan ulaşabiliriz. Batı'nın ekonomik temelli sınıf mücadelesinin bu topraklardaki izdüşümünü modernleşme anlayışlarının ortaya çıkardığı kültürel kutuplaşmada arayabiliriz. Ülkemizdeki siyasi anlayış ve farklılaşma tam da bu kültürel kutuplaşmanın belirleyiciliğinde yatağını bulmuştur.

Bugün muhafazakâr reflekslerin siyasette propaganda aracı olarak kullanılıyor olması ya da seküler kalıpların siyasetin sağlaması olarak görülmesi bu sürecin bir devamı olarak okunmalıdır. Kültürel ayrışmanın siyaset için oy beklentisine dönüşmesi siyaset dilinin de keskinleşmesine neden oluyor. Siyasi tarafların kültürel farklılıkları harekete geçirecek söylemleri zaman zaman kamuoyuna sunmasındaki amaç siyasi kutuplaşmayı zinde tutmaktır. Kamuoyunda “zamanlaması manidar” muhafazakâr ya da seküler kaynaklı tartışmaların planlı bir stratejinin ürünü olabileceğini unutmamak gerekiyor. O yüzden siyaseti ilkeler üzerinden yürütmeye çalışanların bu tür stratejilere aparat olmaktan kaçınması önemlidir.

Bu iki kutbu temsil eden dominant anlayışların olağanüstü bir durum olmadığı sürece uzlaşmacı bir dili tercih etmeleri pek mümkün gözükmüyor. Tam bu noktada kendi kutuplaşmasını kültürel farklılıklar üzerinde değil, iyi-kötü güzel-çirkin adalet-zulüm üzerinden okuyan bir siyasi anlayışa büyük görevler düşmektedir. Birlikte yaşadığı insanlarla mücadele etmeyi değil insanlara birlikte yaşama imkânı vermeyen zihniyetle mücadele etmeyi seçen siyaset, kutuplaşmanın mahiyetini de değiştirme imkânına sahiptir. Milli Görüş geleneğinin en büyük gücü de buradan geliyor. Kutuplaşmasını zalim, kötü, çirkin ve zararlı olanlardan belirlediği için her zeminde kendine yer bulabilmektedir. Bu toprakların kültürel farklılığın oluşturduğu siyasi kutuplaşma ve çatışmadan kurtulabilme şansı yine Milli Görüş’ün bu özelliğinde yatmaktadır. Yeter ki, Milli Görüş mensupları varlık sebeplerini kutuplaştırıcı çatışma dilinin şehvetinde aramasın.