İnsanın tarih sahnesinde üstlendiği görevin farkına varması sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü insan zamana karşı direnemez. Zaman insanı her an kuşatır. Bu kuşatmayı aşabilmenin ön adımı kişinin bir müddet soluklanıp “Ben kimim?” sorusunu kendisine sormasıdır. İnsanoğlunun bu soruya doğru cevap verebilmesi için kendisini oluşturan unsurları tanımlaması gerekir. Kitleler ve hareketler söz konusu olduğunda “ben idraki” “biz idraki”ne dönüşür. Bu bağlamda “biz kimiz” sorusu gündeme gelir ki bu satırları okuyan çoğu kişi için bu sorunun cevabı “Milli Görüş’tür.”
Milli Görüş Hareketi’nin ne olduğu sorusunun en kolay kısmı belki de “Milli” olanı tanımlamaktır. Çünkü “Milli” olanın tarihsel dayanak noktaları nettir ve bu netlik hareketin hem tarihi hem de varlıksal temellerini oluşturur. Milli Görüş Hareketi öncelikli olarak “millidir”. Milli olmak katıksız, tartışmasız olarak Muhammed Milletine ait olmak demektir. “Milli” olmak demek asırlık tecrübelerden süzülüp gelen, doğru ve selim idrakin tam olarak kavranması ve bu kavrayışla yeni bir yaklaşımın ortaya konulmasıdır.
Ancak İslam’a ait olma iddiası kendisi içerisinde izaha muhtaçtır. Milli Görüş Hareketi’nin diğer millilik iddiasında bulunan yapılardan temel farkları vardır. Bu farkların başında Rahmeti öncelemesi, Sevgiyi ve kardeşliği benimsemesi, Adaleti ve hakça bir yaşamı hedeflemesi, Gayri hukuki bir yaklaşıma hiçbir zaman tevessül etmemesi gibi ilkeler gelir. Bu ilkesel yaklaşımlar hareketin ifrat ve tefrite düşmeden,“Vasat Ümmet” olmanın gereği insanı ve fıtratı önceleyen bir tavırla eylem ve söylem geliştirmesini doğurmuştur. Bu bağlamda Milli Görüş bir fıtrata çağrı hareketidir. Çünkü milli olan fıtri olandır. Çünkü Milli Görüş demek; kökü ulvi âlemden gelerek lütuf ile tutunmuş, rahmet yağmurları ile ıslanmış ve bereket ile filizlenmiş bir çınar demektir.
İşte bu gerçeklikten dolayı Milli Görüş’ün mücadelesi Hak-Batıl mücadelesinin son aşamasıdır. Bu dava bir hak arama, hakkaniyeti gözetme, hakkı söyleme, hakkı üstün tutma ve hakkı hâkim kılma mücadelesi yani bir cihad hareketidir. Bu dava tamamı ile gerçekliğe dayanmak zorundadır. Bu davada yapmacıklığa, istismara, gerçekliğe ilişmeyen algıya yer yoktur. Bu davada ötekileştirmeye, hakarete, yok saymaya daha doğru bir ifadeyle insanın izzetinin ve onurun çiğnenmesine asla yer yoktur. Çünkü ilkesel olarak bu dava dil, din, ırk, renk, mezhep, meşrep ve siyasi düşünce ayrımı yapmaksızın, zengin fakir tanımlamasına yer vermeksizin insanlığın saadetini hedeflemektedir.
Toplum olarak ve millet olarak, bulunduğumuz hali doğru tanımlamak zorundayız. Doğru bir tanımlama yapabilmek için ise bu hale nasıl geldiğimizi sorgulamamız gerekiyor.
Ne oldu da İslam ümmeti tarihin en sancılı dönemlerini yaşıyor? Ne oldu da İslam ümmeti var olma mücadelesi vermek zorunda bırakılıyor? Ne oldu da İnsanlık bir avuç elit grubun insafına terk edilmiş durumda? İdarecilerimizin ifadesi ile nasıl oldu ki “Beka sorunu” ile karşı karşıya geldik?