İdeal bir eğitimin için uygulanacak müfredat nasıl olmalıdır? Bu soru tarihin en çetrefilli meselesine yani eğitime işaret eder. Eğitim; bir yönü ile değişmezlik ilkelerini kendisinde barındırırken, başka bir yönü ile sürekli bir değişimi içerir. Bu durum eğitim meselesinin çift yönlü bir hal almasına neden olur. Ayrıca değişmeyen ile değişen arasındaki sınırın ne olduğunun çok açık olmaması eğitim çalışmaları için başka bir soruna işaret eder. Bu değişkenliklere insanoğlunun mekândan, zamandan, coğrafyadan ve çağın getirdiklerinden etkilenmesi eklendiğinde ideal bir eğitim süreci daha da karmaşık bir hale döner.

Eğitim esasında bir bilgi aktarımı ve yeni bilgi edinme faaliyetidir. Bilginin birikim içeren bir yapıya sahip olması yapılacak eğitim faaliyetlerinin geçmiş idraklerinin olmasını zorunlu kılar. Bu geçmiş idrakinin damıtılmaksızın tekrar edilmesi bilginin ilerlemeci yönüne ters bir durumdur. Eğitimde tarihsel boyut iki yönlüdür. Birinci yön; asırlardır gelen geleneklerin yeni kuşaklara aktarımıdır. İkinci yön ise doğru kabul edilen ilkesel çıkarımların yeni formlar halinde yeni kuşaklara sunulmasıdır. Bu durumda dönüşen şey ilkeler değil formlardır. Bu durum geleneğinin devamına imkân sağlamaktadır. Aktarılan bilgi başlangıç seviyesinde örf, gelenek ve göreneklerdir. İleri seviyede ise yöntem ve buna bağlı olarak idrak tarzlarıdır.

İnsan zatı bakımdan bir gelişimi içermez. İlk insandan günümüze değin insanın mahiyeti bir gelişim içerisinde değildir. Ancak insanın süreç içerisinde edindiği ikincil fıtratları ve kabiliyetleri değişmeyen mahiyetini dönüştürebilir. Bu dönüşüm insanın varlıkla olan ilişkisinde ortaya çıkar. Kuşaklar arası çatışmaların ve yaşam tarzlarındaki değişimin temel nedeni budur. Çünkü ikincil fıtratlar ve kabiliyetler yeni bir ahlak inşa eder. Bu durumda geleneklerin sürekliliği ancak eğitim çalışmalarında sabitelere yapılan vurgu ile mümkün hale gelir. Bütün bu sabite vurgusuna rağmen tarihsel tecrübe bizlere eğitim için mutlak manada statik bir yapının mümkün olmadığını gösterdi. Bu durumda yapılacak müfredat çalışmalarının en temel vasfı var olan sabitelerinin değişime açık hale getirilmesidir. Müfredat çalışmalarında temel dayanak olarak alınacak sabiteler kesinliği ve evrenselliği içermek zorundadır. Bu kesinlik ve evrensellik her mekân ve zamanda sabit kalmakta birlikte yeni düşüncelere engelleyici konumda olmaması gerekir.

Yapılacak yeni bir müfredat çalışmasının gerçekçi bir geçmiş idrakini barındırıyor olası önemli olmakta birlikte yeterli değildir. Müfredat evrensel temelde güncel olanı tanımlama ve güncel olanla sahici ilişki kurmak zorundadır. İnsan vaktin çocuğudur. Bu vakit yani çağ, insanın bütün yapıp etmelerini belirleye bilecek kadar tesir sahibidir. Güncel olanın tanımlanması ve geleneğin üzerine inşa edildiği sabiteler ile anlamlandırılması yapılacak müfredat çalışmalarında temel meselelerdendir.

Ayrıca yapılacak müfredat çalışması gelecek vizyonunu kendisinde barındırması gerekir. Müfredat için sorulacak temel soruların başında insanlığa sunulan gelecek nedir? Gelmektedir. Yapılacak eğitim faaliyetlerinin neticesinde hem fert olarak hem toplum olarak ulaşılacak idealin ne olduğu fikri müfredatta bulunması gerekir. Bu noktada müfredatın milliliği, siyasal ve sosyolojik temelleri ortaya çıkmaktadır.

Müfredat çalışmalarındaki milli unsur; millet olarak tarihsel süreçte ortaya koyduğumuz kültürümüzün evrensel formunu içermesidir. Her kültür yerellik içerir bu bağlamda her kültür yereldir. Aynı zamanda her kültür evrensel ilkeler etrafında şahsına mahsus idrak biçimleriyle inşa edilir. Bu yönü ile tarihsel tecrübemizden hareketle millet olarak ortaya koymuş olduğumuz kültürümüzün evrensel bağlamının ön plana çıkarılması ve diğer kültürler ile etkileşim imkânının aranması gerekmektedir. Hazırlanacak müfredat için yerellik temel esastır. Müfredatın uygulanacağı bölgelerde yerel kültür dikkate alınmalı ve yereli anlamlandıran bir kavramsal sistem inşa edilmedir. Yerelliğin ön plana çıkarılması ülkelerde ben bilincinin oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Toplumsal olarak oluşan ben bilinci ile hizmet getirilen ülkelerin kendilerini varlık sahnesinde yeniden konumlandırmalarının imkânı açılacaktır. Dikkat edilmesi gereken husus ben bilincinin bencillik seviyesine dönüşmemesidir. Oluşan ben kavramının adalet kavramı etrafında bütün insanlık âlemini içerisindeki bir külli ben kavramına evirilmesi gerektiğinin farkındalığı her zaman için diri tutulmalıdır. Hazırlanacak müfredat bu bilinç etrafında oluşturulmalıdır.

Son olarak insanın bilmesi o bilgiyi üstlenmesi anlamını taşır. Bilimsel disiplinlerin salt tercümesi kesinlikle bir bilgi sürecini başlatmak için yeterli değildir. Bilgi melekeye dönüşmesi gereken bir süreçtir. Melekeye dönüşmeyen yani tecrübe edilmeyen bilginin sahiplenilmesi bilgiyi tecrübe edenlerin taklit edilmesini zorunlu kılar. Bu bağlamda İslam Toplumları olarak bilginin Batıdan tecrübe edinmeksiniz direk alınması yahut tercüme edilmesi bizleri daima mukallit seviyesinde bırakacaktır. Yine buradan hareketle bilginin İslamileştirmesi fikrinin mümkün olmadığı da ifade edilebilir.