Mevlana, İslam medeniyetinin yetiştirdiği manevî mimarların başında gelir. O, başta Anadolu halkı olmak üzere bütün bir insanlığa yaptığı etkilerle, adını ölümsüzleştirmiştir.

Onun 13. yüzyıldan bugüne ulaşan şöhreti pek çok anahtar kavramla özetlenebilir. Fakat bunlardan en önemlisi “kardeşlik” kavramı olsa gerektir. Diyebiliriz ki o, gerek yaşadığı dönemin sosyal hayatı içinde aldığı rollerle, gerekse yazdığı eserlerde dile getirdikleriyle tam tamına bir “kardeşlik mühendisi” vazifesi görmüştür.

Bu mühendisliğin sevgi, hoşgörü, ötekine tahammül gibi bileşenleri vardır. Bu bileşenlerden ötürüdür ki İrene Melikoff gibi Mevlana kâşifleri şöyle diyebilmektedir: “Mevlana’nın eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip okusalar, dünyada kötülük, harp, kin, nefret diye bir şey kalmaz.”

Kuşkusuz Mevlana bu gücü Kur’an’dan ve Hz. Peygamberin hayatından almıştır. Öyle ya, Hz. Muhammed’in şu sözü kim bilir Mevlana’yı nasıl etkilemiştir: “Allah güzeldir, güzelliği sever, kibir ise Hakk’ı kabul etmemek ve insanları hor görmektir.”

Bu anlamda, onun “Gel” davetini hatırlatabiliriz. Zira o, bu davetiyle bütün insanlığa hitap etmiştir. Aynı şekilde, “Sevgide güneş gibi ol” hitabı da bunun gibidir. Diyebiliriz ki, bütün bu seslenişleriyle o şu mesajı veriyor: “Bizim kapımız, sevgi ve hoşgörü kapısıdır, şu veya bu diyerek ayrımcılık yapma, gel, ama bütün insanları kucaklayarak gel!”

Mevlana, dostluk ve kardeşliği bir benzetme ile taçlandırıyor: “Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol.” Dostluk ve kardeşlik toplumlara su gibi nüfuz eder, yayılır. Su, ulaşabileceği son nokta olarak denize kadar ulaşır. Bu deniz, elbette İslâm’dır. İslam, daimi dostluk ve kardeşliğin bağrıdır.

Mevlana’nın kardeşlik ülküsünde dikkat çeken ifadelerinden birisi de şöyledir: “Mademki sen bensin ben de senim, öyleyse niçin şu senlik benlik ”

***

13 Aralık Cumartesi akşamı Sinan Erdem Spor Salonu’nda Şeb-i Arus İstanbul 2014 etkinliğine katılmak için yola çıktığımda, Mevlana ve kardeşlik bağlamında daha önce kaleme aldığım yukarıdaki satırları hatırladım. Sanırım hatırlama sebebim Şeb-i Arus etkinlikleri ile ilgili tartışmalardı. Nerede yapılabileceği, ne şekilde yapılabileceği vb. Oysa mesele Mevlana öğretisinin yaygınlaştırılması şeklinde ele alınırsa, bu tür münakaşalara gerek kalmaz…

Şeb-i Arus İstanbul 2014’ü Kültür Bakanlığı ile İstanbul BŞB öncülüğünde pek çok kurum üstlenmişti. Etkinliğe Cumhurbaşkanı Erdoğan da katılacaktı. Yani her bakımdan kamuoyunun dikkatini çekecek bir program vardı önümüzde. Ben bu tür durumlarda önce organizasyonun nitelikli olup olmadığına bakıyorum. Bu anlamda, herhangi bir teknik olumsuzluğa rastlamadım diyebilirim.

Fakat şöyle bir manzara ile de karşılaşıldığını belirtmeliyim: Programın sema gösterisi öncesinde, özellikle Cumhurbaşkanı’nın salona girişi, konuşması vb. süreçlerinde izleyiciler arasında bulunan kimi sempatizan gruplar siyasi sloganlar attılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın günün anlam ve önemine uygun tutumu ise o grupların heveslerini köreltti. Zira konuşmasında Mevlana öğretisinin ruhuna aykırı olabilecek herhangi bir söylem yoktu.

Bununla birlikte, programa pek çok sahne sanatçısının katılmış olması eleştirilebilirdi. Her ne kadar birer ilahi söylemiş olsalar da Mustafa Ceceli, Yavuz Bingöl, Sami Özer, Yusuf Güney, Alişan gibi sahne sanatçılarının katılımı kısa yoldan artı değer elde etmeye dönük görülebilirdi. Böyle de görüldü. Tabii bu çerçevede yapılan eleştiriler de oldu. Özellikle de mevcut iktidarın belirli ve nitelikli bir kültür sanat politikası olmadığı, devşirme sanatçılarla günü kurtardığı dile getirildi.

Her şey bir tarafa, final mükemmeldi. Sema gösterisi İstanbulluların sükûn dolu saatler yaşamasına vesile oldu. Mevlana’nın kardeşlik öğretisi belki de bu tür sükûn saatleriyle gelişip serpilecek…