Yazdığımız bir metinde gerçekleşen nesnenin dünya ile konumu hangi açıda gerçekleşir Bu gerçekleşmede kullanılan argümanlar doğanın tabii seyri içinde var olan canlı ya da cansız varlıkların içeriden ve dışarıdan algılanan üst ve alt akışkanlığının neresinde konumlanır Verili dünyanın şartlarından mı alımlanır yoksa yeni bir atmosfer coğrafyasından mı sadır olur Gerçekleşmede kullanılan (yaşanılan) dil tabii mi, ilkel mi, alelade mi (bu ihtimal zayıf) yoksa kurgulanmış mıdır

Okuduğumuz bir metinde dikkatimizi çeken ilk etki bence sestir. Metnin sesi... Sesin dil ile ilişkisi dildeki sesin fonetik bütünlüğünden kaynaklanır. Ama sadece fonetik bütünlük yeterli mi Elbette yeterli olmaz. Sese yüklenen enerji dilin en ince ayrıntısından (harf, ek, hece) en genel uzantısına (kelime, cümle, paragraf), farklı tonları ayrıntılı ve genel bir bütünlük olarak ve iç içe geçirimleştirerek okurda farklı bir etki meydana getirmesiyle birlikte metne özgün bir uzam vergiler. Bu vergileme bir yazarın enerji büyüklüğü ve bütünlüğüne bağlıdır... Burada ele aldığımız durum olgun bir metin içindir; olgun olmayan metinler konumuz dışı. Dolayısıyla yukarıdaki dil bahsinde geçen alelade dil ilgi alanımıza girmiyor. Olgun bir metinde tabii, ilkel ve kurgulanmış üç dil şeklinden biri ya da hepsi vardır.

Bir yazar gramer ve sentaks bilgisine normalden fazla, üst düzey bir şekilde, vakıf olması gerekir. (Dil bahsinde; bir yazarın Türkçe bilgisinin üniversite giriş sınavlarında sorulan Türkçe bilgisinden kat kat fazla olmasının gerektiğini hatırlatmaya bile gerek duymuyoruz; bunu zaten var kabul ediyoruz.) Dilin fonetik yapısını çok iyi bilmesi ve algılaması lazım. Fonetik bilgi sadece ses bilgisi olarak algılanmamalı; sesin dil üzerindeki sonsuz tasarrufudur fonetik. Her kelimenin ses ölçerde bir karşılığı var. Dolayısıyla her cümlenin de ses ölçerde bir karşılığı muhakkaktır. Sessiz bir metnin de sesi mevcut. Sessizliğin sesi... Belki de ulaşmak istediğimiz en üst düzey orasıdır. Çığlık çığlığa sessizlik; dilimizdeki o güzel deyim; kulakları sağır edecek derecede sessizlik...

Ses doğada yuvarlak bir şekilde yer alır. Biz ona şekil veririz. Metnin biçimi aynı zamanda metnin sesini de sağlar. Anlam mı, anlam okurun zihin dünyasıdır. Yazar o dünyaya müdahale etme hakkına sahip değil. Bir okur olarak okuduğumuz metnin bizde bıraktığı anlam, bırakın yazarı bizim bile müdahale edemeyeceğimiz bir durumda kendini gerçekleştirir. Gerçekleştirme esnasında ne yaparsak yapalım oraya müdahale etme olanaklarından yoksunuz. Çünkü her bir insanın (okurun) dünyası özgündür; edinilmiş kültürlerin benzerliği aynı olmayı gerektirmez, gerekli kılmaz. Bir okur bir metni doğrudan okur; metinle baş başadır; o anki zihnî ve kalbî durumu metnin anlamına ait anlamları kendi kendine kurgular; bu, yazarın anlamı da olabilir, kendisinin duyduğu (duyuş) anlam da olabilir; her ikisi birlikte de olabilir, her ikisi birlikte olmayan da olabilir. Yalnız ses meselesi tam olarak böyle değil; her okur o metindeki sesi duyar (duyuş), hatta dinler. Bu duyuş ve dinleyiş aynı düzeyde gerçekleşir. Ama sesteki enerjiyi algılama aynı düzeyde gerçekleşmez; burada okurun kulağı devreye giriyor. Kulak bir metindeki ses için büyük öneme sahip. Kulağın ses düzeni metindeki sesi ve o sesteki enerjiyi üst düzeyde alabilmesi için hassas bir yapıda olması gerekir. Kulaktaki hassasiyet metindeki sesin düzeyini belirler; daha doğrusu sesteki enerjinin yükseklik derecesini konumlandırır.

Bir metindeki hâlihazırdaki ham ses iyi bir kulakta terbiyeleştirilebilir. İyi bir kulak hassas kulaktır ama burada tıp bilimindeki hassaslıktan bahsetmiyoruz; yani biyolojik kulaktan bahsetmekle birlikte kulağın biyolojik yanından bahsetmiyoruz. Kulağın hassaslığı üç türlüdür; biri doğuştan gelen, ikincisi kültürle edinilen ve üçüncüsü ise doğuştan gelerek kültürle hassas ve hassasiyet kazanmış olandır. İyi bir kulak hem doğuştan hassas ve hem de sonradan kültürle terbiyeleştirilmiş olandır. Terbiye edilmemiş bir kulaktan iyi bir metin çıkmaz. Terbiye edilmemiş bir kulakla iyi bir okuma da gerçekleşmez.

Okurdan beklediğimiz hassas kulağın ilk önce yazarda olması lazım. Kulaksız bir yazar düşünemiyorum. Kulaksız bir yazar özgün bir metin ortaya koyamaz. Kulaksız bir yazar metnin anlamını o kadar abartır ki metnin metin özelliği yok olur. Bahse konu ettiğimiz olgun metin olmaz; sıradan bir metin olur. Bunu söylerken biçimi biçeme tercih ettiğim anlaşılmasın; biçem elbette biçimden önce gelir. Bir insanın derdi (metindeki anlam; biçem) yoksa yazmaya zaten oturmaz. Yani söyleyecek sözü olmayan zaten yazmaz; bizim burada demek istediğimiz söyleyecek sözü olmadan, söyleyecek sözü olduğunu vehmeden, bu nedenle de dilin fonetik yapısını hiçe sayarak sadece anlamla uğraşan, o anlamı kendince bir biçime sokamayan sıradan yazıcıların durumudur. Dolayısıyla bu yazıcıların metninde gerçekleşen bir nesne olmadığı gibi o nesnenin dünyadaki gerçekleşme açısı da söz konusu değildir. Verili dünyadan yazdıkları için sahip oldukları dünya hercaidir. Özgün değil.

Bir metinde ses yoksa anlam da yoktur. İkisinden yoksun olan metin üsluptan da yoksundur. Üslupsuz bir metne özgün metin diyemeyiz; üslupsuz bir yazıcıya da yazar diyemeyiz. Hâlihazırdaki okurun zihnindeki anlama güvenenler gelecekteki okurun sesine ulaşamazlar.