Kimsenin gördüğü yoktu aslında onu,

Baktıkları anda varlığını silmekteydi zihinleri.

Bir maket gibi farz etmekteydiler ya da.

Aslında her sabah aynı kavşakta da durmamaktaydı.

Bazen havanın nemli olduğu günlerde,

Dizlerine yün çoraplar sararak Gürçeşme’den aşağı iniyor,

Hangi otobüse para vermezse kâr biliyor,

Uzun yürüyüş güzergâhında,

Sağa sola atılmış içki şişelerini topluyor,

Yanındaki poşete dolduruyordu.

Mendil mesaisi dışında, bir işi daha vardı.

Çöp arabaları gelmeden bakmazsa bulamayacağı,

Yumurta kolileri, karton kutulardan da üç beş kuruş kazanmaktaydı.

Fakat mendil asıl mesaisiydi.

Marketlerden alıyor, birkaç lira kaldığında ekmek parasını çıkarabilmekteydi.

Fakat nasıl zorlu geçmekteydi bu mesai.

Belki yüzlerce araba geçtikten sonra bir mendil satabilmekteydi.

En sevindiği, istediği fiyatın birkaç katını veren merhamet sahipleriydi.

Fakat onlarda o kadar seyrek karşısına çıkmaktaydı ki.

Trafik tam sıkıştığında, arabalara yaklaşıyor,

Lakin yalvaran sesi, sert tepkiler almaktaydı.

Arabalarına yaklaşmasından rahatsız olan insanlar hızla camı kapatmakta,

Ya da ön koltukta oturan kadın hemen çantasına el atmakta,

Değerli eşyalarını çalacak bir hırsız muamelesi yapmakta idi.

Sürücü onu fark etmiyor, telefonuna mıhlanıp borsayı, dövizi takip etmekteydi.

Oysa o birkaç liraya ne kadar ihtiyacı vardı.

Bazen duymaktaydı, sürücünün yanındakinin kendisine sert bakışlar atarak,

“bunlar çete” diye söylendiğini,

Şayet sürücü, mendil almak için cüzdanını çıkarmaya davrandığında,

Kadının onu süratlice engelleyip;

“Hayır, hayatım bunları alıştırma” diye bağırdığını.

“Gitsin çalışsın” diye gürlediğini.

Bilmiyordu, kimsenin iş vermediğini, ellerinin karasından, kanamasından, çatlak patlaklarından da mı anlamıyordu, çöplerden topladıkları ile geçindiklerini.

Kaç kez çocukları için poşeti açılmadan atılmış ekmekleri çöpten sevinçle aldığını.

Pazar yerlerinde çamura dökülmüş meyveleri seçip evine taşıdığını.

O gün İkiçeşmelik’e gidecekti,

Oranın bir noktası vardı ki trafik hızlı seyretmiyor araçlar yavaş geçmekteydi.

Varyantı dönen bir minibüse biner inerdi aşağı.

Oradaki parklarda insanlar bira içip şişelerini sağa sola atmaktaydılar,

Kaç gündür gitmemişti.

Onları da alıp birkaç mendil de satıp öyle dönerdi eve.

Hem Konak’ ta bir-iki hayırsever kadın esnaf vardı, onlara da uğrar,aylık olarak yaptıkları küçük yardımları belki alabilirdi.

Önce onlara uğradı, “Daha siftah yapmadık” deyip geri gönderdiler.

Ertesi gün Basmane’de, fuarın önünde de bekledi, yok yok.

Şirinyer’de çok zor geçmişti; arabalara sokuldukça söylenmeler artmış, ışıkların yanında beklerken kimse onu fark etmemişti,

Yüreği hızlı hızlı çarpmaktaydı.

Ev sahibine ne cevap verecekti,

Kira parasını denkleştirmeye sıra dağlar kadar yol vardı.

Yok, o gün kimse dönüp ona bakmamış, görmemiş, fark etmemişti.

Böyle kaç gündür nasipleri kurumuştu sanki.

Bu sefer ev sahibi çok sinirlenecekti,

Kaç kez eşyalarını dışarı atmıştı.

Artık sabrı taşar konu komşuyu da dinlemezdi.

Bu paraya çok ihtiyacı vardı,

Ne olur bir bakın, görün, bir mendil alın diye ağlamaklıydı,

Kırış kırış olmuş yüzü, genç yaşında çökmüştü.

Ama hayır, insanlar yanı başlarında avurtları çökmüş, ağzında dişi kalmamış, besinsizlikten benzi sararmış mendil uzatan kadını ne gördüler, ne de acılı hikâyesine vakıf olmak istediler.

Bir pelte gibi evine götüren yokuşu çıkarken kalbinin ağrıdığını hissetti.

Kapıyı açıp içeri adım attığında yığılıp kaldı.

Evlatları acıyla ağlaştılar.

Sahipsizdi, birkaç komşu toplanıp kimsesizler mezarlığına götürdüler.

Diğer günlerde de kavşaklarda artık gözükmeyen mendilci kadının yokluğunu hisseden kimse çıkmadı.