TBMM'de düzenlenen haftalık Grup Toplantısı'nda konuşan Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, gündeme dair açıklamalarda bulundu.

Arıkan’dan Yemen Için Ankara’da Diyalog Masası Çağrısı “Türkiye Yemen’de Barışın Tesisine Öncülük Etmeli” (4)

Mekke Anlaşması ve İslam ülkeleri

İslam ülkelerinin bir araya gelmesinin önemli olduğunu belirten Arıkan, bu birlikteliğin Müslüman ülkeleri birbirine karşı konumlandırmaması gerektiğini söyledi.

Bir Müslüman ülkenin güvenliğinin başka bir Müslüman ülkenin güvensizliği üzerine kurulamayacağını vurguladı.

İstanbul’daki sel felaketi

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da yaşanan sel felaketinin yalnızca şiddetli yağışla açıklanamayacağını belirtti.

Dere yataklarındaki yapılaşma, betonlaşma ve yağmur suyunun toprağa sızabileceği alanların azalmasına dikkat çekti.

İklim politikaları ve şehirlerin afetlere hazırlığı

Arıkan, yaşanan sorunların yalnızca iklim değişikliğiyle açıklanmasına karşı çıkarak dere yataklarının imara açılmasını, su havzalarının yok edilmesini ve betonlaşmayı eleştirdi.

Çözüm için toprağın betonlaşmadan korunmasını, suyun doğal akışının sağlanmasını, kanalizasyon ile yağmur suyu sistemlerinin ayrılmasını ve erken uyarı sistemlerinin kurulmasını önerdi.

İktidarın gündemi ve belediyeler

İktidarın belediye yönetimleri ve siyasi transferlerle ilgilenmek yerine şehirleri afetlere hazırlamaya öncelik vermesi gerektiğini savundu.

Belediye başkanlarının değiştirilmesinin altyapı sorunlarını çözmeyeceğini belirtti.

Belediyelerde rüşvet iddiaları

Farklı siyasi çevrelerden belediye başkanları, imar müdürleri ve belediye bürokratları hakkındaki rüşvet iddialarına değindi.

Rüşvetin yaygınlaşmasını eleştiren Arıkan, vatandaşların konut bulmakta zorlandığı bir dönemde

Fon düzenlemesi ve mağdurların hakları

Fon mağdurlarının zararlarının karşılanması için düzenleme yapılmasını gerekli gördüğünü belirtti.

Teklifte yer alan 1 milyon liraya kadar ara ödemenin garanti edilmediğini, kaynağın bulunması şartına bağlandığını ve kalan ödemenin ne zaman yapılacağının belirsiz olduğunu söyledi.

Fon krizinin yalnızca mağdurları değil, borsayı, dürüst şirketleri ve Türkiye ekonomisini de etkilediğini ifade etti.

Soruşturmanın siyasi bağlantılarının da ortaya çıkarılması gerektiğini belirtti.

Bozuk düzen eleştirisi

Fon krizi, yolsuzluk iddiaları ve toplumsal sorunların yalnızca kişiler üzerinden değerlendirilemeyeceğini söyledi.

Sorunların kaynağında insanları yanlış davranışlara yöneltebilen sistemin bulunduğunu savundu

2027 bütçesi ve ekonomik tercihler

Bütçenin yalnızca rakamlardan ibaret olmadığını, iktidarın kimi koruduğunu ve hangi alanlara öncelik verdiğini gösterdiğini söyledi.

2027 bütçe teklifinde 3 trilyon 868 milyar lira bütçe açığı öngörüldüğünü belirtti.

2027’de 2026’ya kıyasla 6,5 trilyon lira daha fazla vergi geliri beklendiğini, KDV ve ÖTV gelirlerinin yaklaşık 11 trilyon liraya ulaşacağını ifade etti.

Faiz ödeneğinin yüzde 45 artarak 3,975 trilyon liraya çıkmasını eleştirdi.

Şeker pancarı alım fiyatı

Şeker pancarının ton başına alım fiyatının 3 bin 720 lira olarak açıklandığını hatırlattı.

Enflasyon yüzde 30 seviyelerindeyken pancara yapılan artışın yüzde 20’de kalmasını eleştirdi.

Mazot, gübre, elektrik ve sulama maliyetlerinin üretici üzerindeki etkisine dikkat çekti.

COP31 ve tarım arazilerinin kullanımı

Türkiye’nin 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31 hazırlıklarına değindi.

Antalya Aksu’da EXPO alanı karşısındaki 300 dönümlük tarım arazisinin dolgu ve asfaltla otoparka dönüştürülmesini eleştirdi.

İklim krizi ve ekonomik düzen

Arıkan, iklim krizi ve doğa tahribatını kapitalist ekonomik düzenin sonuçları olarak değerlendirdi.

Ekolojik tahribata karşı mücadele eden yerel ve uluslararası hareketlerin iş birliğini artırması gerektiğini söyledi.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi liderinin COP31’e katılımı

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi liderinin COP31’e katılacağının açıklanmasını eleştirdi.

Rum liderinin hangi sıfatla davet edildiğini ve Kuzey Kıbrıs Türk halkının eşit egemenliğinin nasıl temsil edileceğini sorguladı.

Basın özgürlüğü ve gazetecilerin durumu

Gazetecilerin haberleri nedeniyle gözaltına alınması, ev hapsine mahkûm edilmesi, ekranların karartılması ve medya kuruluşlarına kayyım atanması uygulamalarını eleştirdi.

Basının millet adına denetim görevi yürüttüğünü ve gazetecilerin soru soramadığı bir ortamda hesap verebilirliğin zayıflayacağını söyledi.

Arıkan’dan Yemen Için Ankara’da Diyalog Masası Çağrısı “Türkiye Yemen’de Barışın Tesisine Öncülük Etmeli” (2)

1. MEKKE ANLAŞMASI: KARDEŞLİĞE GÖLGE DÜŞÜRMEMELİ!

Değerli Milletvekilleri,

Sözlerimin hemen başında

önemine binaen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne

dün sunulan “Mekke Anlaşması” ile başlamak istiyorum.

Öncelikle şunu ifade etmek isterim:

Saadet Partisi olarak;

İslam ülkelerinin her alanda ve her zeminde bir araya gelmesi,

En büyük hayalimiz, en önemli hedefimizdir.

Zira, İslam coğrafyası;

Batının yol haritalarıyla değil,

· kendi öz kaynaklarıyla,

· kendi aklıyla

· ve kendi dayanışmasıyla

ayağa kalkacaktır.

Dolayısıyla, aklı başında hiç kimse,

İslam ülkelerinin bir araya gelmesinden rahatsızlık duymaz.

ANCAK!

Burada çok önemli bir ayrım var.

İSLAM ÜLKELERİNİN BİR ARAYA GELMESİ BAŞKA ŞEYDİR,

İSLAM ÜLKELERİNİN, BİRBİRİNE KARŞI

BİR ARAYA GETİRİLMESİ BAMBAŞKA BİR ŞEYDİR!

İslam dünyasında yeni çatışma hatları ve cepheleri açacak,

yeni gerilimler, yeni kırılmalar üretecek

Hiçbir adım atmamalıyız.

Bir Müslüman ülkenin güvenliğini sağlamak adına

başka bir Müslüman ülkenin güvenliği tehlikeye atılıyorsa,

Bunun adı DAYANIŞMA değil, yeni bir AYRIŞMADIR.

Biz böyle bir ayrışmanın parçası olmayız!

BİR MÜSLÜMAN ÜLKENİN GÜVENLİĞİNİ,

BAŞKA BİR MÜSLÜMAN ÜLKENİN GÜVENSİZLİĞİ ÜZERİNE İNŞA ETMEYİ KABUL EDEMEYİZ!

Bu bölgenin önceliği, birbirine karşı değil

Siyonizm’e karşı bir cephe oluşturmak olmalıdır!

Bizim ölçümüz budur.

Anlaşmanın kamuoyuna yansıyan

16 maddelik metnini inceledik.

Görüyoruz ki;

Bu metin bir iş birliği anlaşması değil, bir yükümlülük anlaşmasıdır.

Anlaşmanın ikinci maddesi,

taraflardan birine yönelik silahlı saldırının, bütün taraflara yapılmış sayılacağı söylüyor.

Şimdi soruyorum:

· Altıncı madde kapsamındaki, konuşlandırmalar için TBMM’den izin alınacak mıdır?

· Anlaşma yürürlüğe girmemişken

5 Ekim Riyad kararının, hukuki dayanağı nedir?

Bu karar kapsamında görevlendirme yapılmış mıdır?

· Üçüncü ve dördüncü maddelerdeki

“mutabık kalınan faaliyetler” ve “ortak değerlendirmeler”

hangi usulle kararlaştırılacaktır?

· Yılda iki kez toplanan bir Komite, kriz anında karar mercii olabilir mi?

Değerli arkadaşlar,

Mevcut bölgesel gelişmelerle birlikte değerlendirdiğimizde,

bu anlaşmanın, coğrafyamızın geleceği adına umudumuzu değil,

endişemizi artırdığını ifade etmek zorundayız.

Şu iyi bilinsin ki:

MEKKE'NİN ADINI TAŞIYAN BİR ANLAŞMA,

MEKKE'NİN TEMSİL ETTİĞİ KARDEŞLİĞE GÖLGE DÜŞÜRMEMELİDİR!

2. YAĞIŞ DEĞİL İSTANBUL FELAKET

Değerli Arkadaşlar,

Geçtiğimiz hafta gözbebeğimiz İstanbul büyük bir sel felaketi yaşadı.

Öncelikle

yitirdiğimiz canlara Allah’tan rahmet diliyorum,

maddi zarara uğrayan tüm İstanbullulara

geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Bu süreçte haber metinleri genellikle şöyle yazıldı:

“İstanbul'da etkili olan şiddetli yağış,

çok sayıda su baskınına, taşkına, heyelana, ulaşım aksaklığına

ve can kaybına yol açtı.”

Biz haber metinlerinde geçen, bu okumanın doğru bir okuma olmadığını düşünüyoruz.

Üstüne basa basa söylüyoruz;

Yağışın şiddeti,

yaşanan felaketin tek başına açıklaması değildir.

Yağışın miktarı meteorolojik bir olgudur!

Bunun;

· can kayıplarına,

· su baskınlarına

· ve büyük maddi zarara dönüşmesinde

şehrin ne kadar dirençli bir hale getirildiği belirleyicidir.

Yaşanan felaketin hazırlayıcısı:

· Dere yatağına yapılaşmadır

· Artan beton yoğunluğudur!

YAĞMUR SUYUNUN TOPRAĞA SIZACAĞI ALAN BIRAKILMAMASIDIR.

Dolayısıyla;

İstanbul’daki ağır yıkımı

“500 yılda bir gelen felaket” mazeretiyle açıklamak,

mühendislik bilimini ve şehir planlamasını reddetmek anlamına gelir.

Dere yatağına AVM yaparsanız, selden,

Fay hattına rezidans dikerseniz depremden, şikâyet edemezsiniz.

3. KRİZ İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ DEĞİL, İKLİMİ DEĞİŞTİRME POLİTİKALARIDIR

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün yaşadıklarımız “iklim değişikliği” ile izah edilemez…

Problem “İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ” değil

“İKLİMİ DEĞİŞTİRME POLİTİKALARI”dır.

Nedir bunlar?

· Dere yataklarını imara açmaktır,

· Su havzalarını yok etmektir

· Her karış toprağın üzerini betonla örtmektir.

Dolayısıyla;

İstanbul’da

olup bitene “doğal afet” demek, “iklim değişikliği” demek

İstanbul’a ihanet etmeye devam etmektir.

​Nasıl ki;

Japonya bilimin rehberliğinde devasa depremlerle,

Hollanda deniz seviyesinin altında, suyla güven içinde yaşamayı başardıysa;

biz de dirençli şehirler inşaa ederek “felaketlere” mahkûm olmamalıyız.

​Bunun yolu da -öyle- karmaşık teorilerden, ışıklı lansmanlardan değil,

aklın ve bilimin somut adımlarından geçer:

Ne yapacağız;

1. Toprağı Betonun Esaretinden Kurtaracağız

2. ⁠​Suyun Yolunu, Suya Bırakacağız

3. Kanalizasyon İle yağmur Suyunu Ayıracağız

4. ⁠​Nokta Atışı Erken Uyarı ve Güvenlik Sistemi Kuracağız

4. İKTİDARIN GÜNDEMİ İSTANBULU AFETE NASIL HAZIRLARIZ DEĞİL!

Değerli arkadaşlar,

· İstanbul’umuzun

YAĞIŞA hazır olmadığını GÖRDÜK…

· İstanbul’umuzun

PANDEMİYE hazır olmadığını da GÖRDÜK…

· İstanbul’umuzun

DEPREME de hazır olmadığını BİLİYORUZ…

Ancak deprem de yağmur da bir doğa olayıdır…

Felaket bunları bildiğimiz halde hesaba katmamakla olur!

Şimdiii;

Milyonlarca insanımızın

canı, malı risk altındayken;

insan sormadan edemiyor:

Bu ülkeyi yönetenlerin asıl gündemi nedir?

İktidarın gündeminde ne var diye bakıyorsunuz:

· Muhalefet partilerinden nasıl milletvekili transfer ederiz?

· Seçimlerde alamadığımız İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni nasıl alırız?

· Fon meselesinin üzerini nasıl kapatırız?

Yazıktır, günahtır!

İktidar sahipleri;

İstanbul’da belediyeleri nasıl geri alırız konusuna harcadıkları

enerjinin, mesainin yarısını

“İstanbul’u afete nasıl hazırlarız?” sorusuna harcasaydı,

Türkiye bugün bu felaketleri yaşamazdı!

Hangi dereyi ıslah edeceklerini değil,

hangi belediye başkanını transfer edeceklerinin hesabını yapıyorlar.

Şunu unutmayın;

belediye başkanının rozetini değiştirmekle şehrin altyapısı değiştiremezsiniz!

Allah Aşkına!

· Siyasi hırslarınız,

16 milyon İstanbullunun canından daha mı kıymetlidir?

· Sandıkta kaybettiğiniz belediyeleri, idari ve hukuki oyunlarla geri alma telaşınız,

olası bir İstanbul depreminden daha mı acil?

Milletimizin gündemi rant ve kayyum hesapları değil;

güvenli ve huzurlu bir gelecektir.

İstanbul’u; kumpasların ve rant hırslarının arenası yapmaktan vazgeçin!

Devletin ve milletin imkanlarını, siyasi intikam aparatı olarak değil;

altyapıyı güçlendirmek için,

kentsel dönüşümü tamamlamak için,

ve insanımızı yaşatmak için seferber edin.

5. ŞEHİRLERİ SEL, BELEDİYELERİ RÜŞVET BASMIŞ!

Değerli arkadaşlar;

Türkiye’de yerel yönetimler büyük bir çürüme içerisinde…

Bugün taraf fark etmeksizin

belediye başkanlarının, imar müdürlerinin, belediye bürokratlarının

aldığı rüşvetleri konuşuyoruz.

Görüyoruz ki;

Şehirleri SEL,

belediyeleri RÜŞVET basmış…

Rüşvet, bu topraklarda yeni bir şey değil…

Eski Türkiye’de rüşvete “çorba parası” denirdi.

At bir çorba parası denirdi, miktarı o kadardı.

İktidarın yeni Türkiye’sine bakıyoruz:

· Her kutudan, bir daire;

· Her kasadan, bir yalı parası çıkıyor!

Artık kasalar da yetmiyor;

rüşvet paralarını saklamak için ev kiralanıyor arkadaşlar, ev!

Neredeeeen, nereye!

Vatandaş başını sokacak ev bulamıyor;

Bunlar parasını sığdıracak ev arıyor!

Biz Allah’ın izniyle,

ayakkabı kutusundan; ayakkabı,

Baklava kutusundan; baklava çıkan

Bir Türkiye inşa edeceğiz!

hüküm açık ve net:

Rüşvet alan da veren de melundur.

6. FON KANUNU: BATAKLIK DURUYOR, SİNEK AVLAMAYA DEVAM!

Değerli arkadaşlar;

Gündemin önemli bir diğer başlığı: Fon vurgunu.

Biliyorsunuz, kanun üzerine görüşmeler gerçekleştiriliyor.

Elbette,

mağdur olan vatandaşlarımızın zararlarının karşılanması için

bir düzenleme şart.

Ancak teklifin içeriğine baktığımızda görüyoruz ki;

YİNE BATAKLIĞI KURUTMAK YERİNE SİNEK AVLANMAYA ÇALIŞILIYOR!

birincisi

önümüzdeki teklif, mağdurun parasına güvence vermiyor!

“Bir milyon liraya kadar ara ödeme” deniliyor.

Dikkat edin;

Bu, garanti edilmiş bir ödeme değil!

KAYNAK BULUNURSA ÖDENECEK!

O DA EN FAZLA BİR MİLYON LİRA!

Peki; vatandaş, parasının kalanını ne zaman alacak?

Zararının ne kadarı karşılanacak?

Belli değil!

Bu arada;

ara ödemede enflasyon farkı da yok.

Vatandaşın birikimi önce fonlarda eriyor,

şimdi de -maalesef- bekleme sırasında değer kaybediyor.

Yani vatandaş bir kez vurgunculardan,

bir kez de devletin gecikmesinden sopa yiyor!

İkincisi;

Fonların tasfiyesi, değerlemesi, satışı ve yatırımcılara yapılacak ödemeler konusunda SPK'ya geniş yetkiler veriliyor.

Yahu, iyi de arkadaşlar!

Biz zaten bu noktaya

SPK hiçbir şey yapmadığı veya siyasi baskılardan bir şey yapamadığı için gelmedik mi?

Şimdi siz, bu sabıkalı kuruma

daha fazla yetki vererek bu meseleyi çözmeye çalışıyorsunuz.

Hep söylüyoruz:

SORUNUN KAYNAĞI OLANLAR,

SORUNU ÇÖZEMEZLER!

7. FON TERÖR ÖRGÜTÜ

Durumu kontrol altına aldık diyenlere sesleniyorum:

· Siz her şey “kontrol altında” diyorsunuz,

ancak uluslararası yatırımcı hâlâ güvence arıyor!

· Siz “üstümüze düşeni yaptık, yapıyoruz” diyorsunuz

Aynı gün MSCI’ın (em es siay’ın) açıklaması gündeme bomba gibi düşüyor…

Bu vurgunun bedelini yalnızca fon mağdurları ödemiyor…

Borsanın tamamı ödüyor,

Dürüst şirketler ödüyor,

Türkiye ekonomisi ödüyor!

Tüm bunlardan sonra

muhalefeti ekonomiyi terörize etmekle suçluyorsunuz…

EKONOMİYİ TERÖRİZE EDENLERİ ARAYANLAR

O MEŞHUR LİSTEYE BAKACAKLAR!

ORADA ARADIKLARINI BULACAKLARDIR.

O listenin başına da “Fon Terör Örgütü” yazmayı unutmayacaksınız!

Milletin birikimini hedef alan bu yapının,

SİYASİ AYAĞI başta olmak üzere tüm ayaklarını ortaya çıkaracaksınız…

Hiç kusura bakmayın!

Fon vurgununda

· gazetecilere fatura kestiniz,

· Bürokratlara fatura kestiniz,

· Şirketlere fatura kestiniz,

· Kurumlara fatura kestiniz,

· Mağdurlara bile fatura kestiniz,

Ama iş siyasi ayağa gelince

Listeyi sümen altı ettiniz!

Bu işin siyasi ayağını, lordlar kamarasını açıklayacaksınız,

Sorumluların yargılanmasının önünü açacaksınız!

Kontrol sizdeyse,

SORUMLULUK DA SİZDEDİR!

8. ASIL MESELE, İNSANI BOZAN DÜZENİN KENDİSİDİR!

Değerli arkadaşlar,

Yaşanan son fon krizi;

ülkemizdeki düzenin tepeden tırnağa ne kadar bozuk olduğunu

bir kez daha gözler önüne serdi…

Artık şu gerçeği görmek zorundayız:

Tezgâh eğriyse o tezgâhtan düzgün ürün çıkmaz!

Ak Parti iktidarında;

yalnızca ekonomik, siyasi ve ahlaki sorunlar üreten değil,

aynı zamanda, insanı öğüten, insanı dönüştüren bir düzen inşaa edilmiştir.

· Bu düzenin çarklarına;

yüksek ideallere sahip bir siyasetçi ya da bürokrat olarak giriyorsunuz;

Bir süre sonra;

sistemin çarkları arasında öğütüldükten sonra,

fon vurgunlarına, kul hakkına ve kamu hakkına bulaşmış

BİR İNSAN olarak çıkabiliyorsunuz….

· Bu düzenin çarklarına;

toplumun örnek gösterdiği bir gazeteci olarak giriyorsunuz;

Bir süre sonra;

uyuşturucu kullanan, uyuşturucu partileri düzenleyen

BİR GAZETECİ olarak çıkabiliyorsunuz.

· Bu düzenin çarklarına;

Eğitim sistemine, tertemiz bir Anadolu evladı olarak giriyorsunuz;

Bir süre sonra,

öğretmenlerine ve arkadaşlarına

silahlı saldırılar düzenleyebilen

BİR GENÇ olarak çıkabiliyorsunuz.

Görüldüğü gibi mesele yalnızca insanların bozulması değildir.

Asıl mesele, insanı bozan düzenin kendisidir!

Bu nedenle,

· artık şahısları değiştirmekle,

· koltuklarda oturan isimleri yenilemekle

sorunların çözülemeyeceğini anlamak zorundayız.

Çünkü bozuk bir düzeni;

· sağcılar da yönetse,

· solcular da yönetse,

· dindarlar da yönetse,

düzenin işleyişi değişmediği sürece

benzer sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Tek tek bütün insanları düzeltmek mümkün değildir.

Ancak

· insanı doğru davranmaya yönlendiren,

· yanlış yapmasını zorlaştıran,

· kötülüğe teşebbüs ettiğinde, karşısında güçlü bir denetim ve yaptırım mekanizması bulmasını sağlayan

ADİL BİR DÜZEN kurmak mümkündür.

İşte bu nedenle;

biz yalnızca insanları değiştirmeyi değil,

insanı öğüten bu bozuk düzeni değiştirmeyi teklif ediyoruz!

Şunu biliyoruz ki,

DÜZEN DEĞİŞMEDEN hiçbir şey köklü biçimde değişmez!

Biz yalnızca,

· dürüst siyasetçiler,

· ahlaklı bürokratlar

· ve iyi yöneticiler

istemiyoruz.

Biz,

· kötü niyetli bir siyasetçinin bile yolsuzluk yapamadığı,

· bir bürokratın kamu hakkına el uzatamadığı,

· hiç kimsenin rüşvete, torpile, iltimasa ve haksız servet edinmeye

teşebbüs bile edemediği

YENİ BİR DÜZEN TEKLİF EDİYORUZ.

9. BÜTÇE BİR TERCİH BELGESİDİR

Değerli arkadaşlar,

Önümüzdeki günlerin önemli gündem maddelerinden biri de Bütçe.

Bugün Sayın Cevdet Yılmaz’ın sunumuyla bütçe görüşmeleri başlayacak.

· İktidar kanadı;

yine rakamlar anlatacak, hedefler sıralayacak…

· Biz ise;

rakamların vatandaşımızın hayatındaki karşılığına bakacağız.

· Onlar tabloların ne kadar büyüdüğünü anlatırken

Biz milletimizin sofrasının neden küçüldüğünü soracağız.

Çünkü bütçe,

bir iktidarın;

· NASIL YÖNETTİĞİNİ,

· KİME YÜK TAŞITTIĞINI,

· KİMİ KORUDUĞUNU,

· NEYİ ÖNCELEDİĞİNİ GÖSTEREN

TERCİH BELGESİDİR.

10. NASIL, KİME, KİMİ, NEYİ?

Ülkenin nasıl yönetildiğine bakalım?

2027 bütçe teklifinde 3 trilyon 868 milyar TL bütçe açığı var…

Daha en başta -bismillah- açıkla başlıyoruz.

Düşünün bir işletmeniz var:

-her yıl ama her yıl- gelirinden fazlasını harcıyor.

Açığı kapatmak için borçlanıyor.

Sonra o borcun faizini ödemek için yeniden borçlanıyor.

Böyle sürüüp gidiyor…

Burada bir yönetimden bahsedemezsiniz?

Burada ancak bir savruluştan bahsedebilirsiniz!

Peki bu iktidar yükü kime taşıtıyor?

Bakınız,

2027’de, 2026’ya göre 6,5 trilyon lira daha fazla tahmini vergi geliri bekleniyor.

Yine KDV ve ÖTV’den gelecek tutar yaklaşık 11 trilyon liraya ulaşıyor.

Bizim için önemli olan;

Bu bütçe döneminde peşinde olacağımız şey;

· Bu artışın hangi gelir gruplarından toplandığıdır…

· Vergi yükünün, ödeme gücüne göre nasıl dağıldığıdır…

Topladığınız her verginin arkasında;

bir insanın emeği, alın teri, vazgeçmek zorunda kaldığı bir ihtiyacı vardır.

İşte bu yüzden

o parayı harcarken de o insanlara karşı sorumluluğunuz var!

Peki iktidar bu bütçede kimi Koruyor?

En önemli sorumuz bu!

Faiz ödeneği %45 artarak 3,975 trilyon’a ulaşıyor;

bu artış,

toplam gider artış hızının da üzerinde bir artış.

Bu bütçe;

en büyük gider kalemiyle kimi koruyormuş:

Tabii ki Faiz baronlarını, tabi ki küresel lobileri…

Pekiii bu bütçe nereden Kısıyor?

· Kayıt Dışı Ekonomiyle Mücadele programından kısıyor!

· Aile yılında,

Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi programından kısıyor!

· Bu ülkenin en önemli problemi Bağımlılıkken, bu bütçede

Bağımlılıkla Mücadele programının payı azalıyor

· Çocuklarımızın Korunması ve Gelişiminin Sağlanması programından,

Gençlik programından kısıyor!

· Bu ülkede 8 milyon engelli vatandaşımız varken,

Engellilerin Toplumsal Hayata Katılımı ve Özel Eğitim programından kısıyor.

· Temel Eğitim programından,

Yükseköğretim programında ciddi kesintiler görüyoruz!

Daha bunlar gibi,

Vatandaşı ilgilendiren birçok programın payı, bu bütçede azalmış…

Demek ki;

Bu bütçe,

Aileyi, gençleri, engellileri, eğitimi, sağlığı, toplumu öncelemiyor.

11. ŞEKER PANCARI KRİZİ: ÇİFTÇİNİN AĞZININ TADI KALMADI!

Değerli arkadaşlar;

Geçtiğimiz hafta şeker pancarının alım fiyatı açıklandı.

Ama görüyoruz ki;

NE ŞEKER PANCARININ TADI KALDI, NE DE ÇİFTÇİNİN AĞZININ TADI KALDI!

Şeker pancarının ton başına alım fiyatı, 3 bin 720 lira olarak ilan edildi.

Hissedileni geçtik,

Açıklanan enflasyon %30’lardayken

pancara verilen artış %20’de kaldı.

Şimdi iktidara soruyorum:

Siz bu ülkede çiftçinin

mazotunu, gübresini, elektriğini, sulama maliyetini %20 mi artırdınız da

Pancara %20 artış verdiniz?

Bugün pancar üreticisi, 1 kilo pancar satacak, bir sakız bile almayacak.

Çiftçi haklı…

Çiftçi perişan…

Türkiye’nin her yerinden isyanlarını, intizarlarını duyuyoruz.

Çünkü;

Tohumu, gübreyi, mazotu, sulama elektriğini cebinden ödedi;

havanın bozduğu yerlerde tarlasını iki kez ekti.

Kanun -NET-

“Kooperatifler; şeker pancarının fiyatı belirlenirken, etkili olmalıdır” diyor.

Ancak, Pancar Kooperatiflerini dinleyen yok…

31 Şeker kooperatifinden bir tanesi bile bu durumdan memnun değil.

Ama bu da yetmez!

Fiyat belirlenirken; çiftçiler de söz sahibi olmadır.

Şimdi onların

Seslerini duyurmak, dertlerini çözmek bizim işimiz!

Çiftçilerimizin makul talepleri çok yerinde taleplerdir!

· Pancar fiyatı en az enflasyon oranında revize edilmelidir.

· Tarımsal fiyatlar, ekimden önce, maliyete dayalı ve herkesin görebileceği bir formülle ilan edilmelidir.

· Biriken stok için bir eritme planı yapılmalıdır, ihtiyaç olmadıkça şeker ithalatına izin verilmemelidir.

· Nişasta bazlı şeker ve tatlandırıcı ithalatı sıkı denetlenmelidir.

· Kamu fabrikalarının satışları şeffaf ve rekabetçi olmalı, Rekabet Kurumu şeker piyasasını derhal incelemelidir.

Bu sektörü plansızlığa,

Tarım bakanlığının insafına bırakmak,

üreticiyi topraktan koparmak demektir.

BUGÜN ÇİFTÇİYE VERMEDİĞİNİZ PARAYI,

YARIN İTHALATA VERMEK ZORUNDA KALIRSINIZ!

Bu da Türkiye için stratejik bir hatadır.

12. COP31: TARIM ARAZİSİNİ OTOPARK YAPMAK

Değerli Arkadaşlar, kıymetli milletvekilleri,

İklim değişikliklerini ve iklim değiştirme politikalarını konuştuğumuz bu günlerde,

Ülkemiz önemli bir programa ev sahipliği yapacak.

Türkiye;

9-20 Kasım’da Antalya’da COP31’de,

Otuz Birinci Taraflar Konferansında konuklarını ağırlayacak.

Antalya’mız yoğun bir şekilde bu zirveye hazırlanıyor.

Hazırlık kapsamında ne yapıldı derseniz

ilk yaptıkları işi söyleyelim.

Sözde iklim değişikliği ile mücadele ediliyor…

Sözde karbon emisyonunu azaltmayı düşünüyorlar…

Sözde karbon yataklarına ihtiyaçları var…

Sözde fosil yakıtlardan çıkacaklar…

Antalya Aksu’da ilk yaptıkları iş

EXPO alanının karşısındaki 300 dönümlük “tarım arazisini”

dolgu ve asfalt ile otopark haline getirmek oldu.

Şaka gibi ama gerçek:

300 dönüm TARIM ARAZİSİNİ OTOPARK YAPTILAR!

· NATO zirvesinde

yoksulluğu brandalarla örterek itibar arayan iktidarın;

· İklim Zirvesine de

toprağı asfaltla kapatarak hazırlanması bizler için hiç şaşırtıcı olmadı!

13. SÖMÜRÜYÜ YEŞİLE BOYAMAK

Değerli Arkadaşlar,

· Ankara’da yapılan NATO zirvesi

-nasıl ki- barış ve güvenlik adı altında

ABD ve İsrail’in çıkarları için

askeri bir yeniden örgütlenmeyse

· Antalya’da yapılacak olan COP-31’de

iklim değişikliği ile mücadele adı altında

kapitalist sömürü sistemini devam ettirmenin

başka bir ayağıdır.

SÖMÜRÜYÜ YEŞİLE BOYAMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR!

Antalya’da dünyayı en çok kirletenler oturup konuşacaklar:

Ne konuşacaklar -güya-;

· fosil yakıtlarının sınırlandırılması,

· karbon vergisi,

· temiz enerji, vesaire vesaire…

Bunların hepsi pansuman tedbirdir.

Teşhis koyup tedaviye geçmek yerine

hastaya makyaj yaparak iyileşeceğini vaat etmektir.

Buradan,

Tarihe not düşmek adına, bu çağın tüm tanıklarına sesleniyoruz:

Bir:

İklim krizi ve doğa tahribatı,

Kapitalist dünya düzeninin sonucudur.

İki:

Bu sömürü sistemine,

ekolojik yağma ve talana tepki gösteren

tüm yerel, ulusal ve uluslararası direniş hareketleri

birbirleriyle temaslarını artırmalı,

örgütlenmeli,

ortaklaşmalıdır.

Ve mutlaka, bu mücadele

kapitalist sömürü sistemine karşı bir mücadeleye dönüştürülmelidir.

Üç:

Sömürüsüz, savaşsız, barış içinde bir dünya,

tüm canlıların hakkını gözeten bir dünya

ancak adil bir ekonomik düzen ile mümkündür.

14. GÜNEY KIBRIS RUM LİDERİNİN COP31’E KATILIMI

Değerli arkadaşlar,

COP31 ile ilgili önemli bir gelişme de var:

Zirve’ye Güney Kıbrıs Rum Yönetimi liderinin de katılacağı açıklandı.

Malumunuz, Avrupa Birliği,

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni, bütün adanın temsilcisiymiş gibi

“Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıyor.

Biz bu anlayışı reddediyor,

dünyaya “KKTC’yi tanıyın” çağrısı yapıyoruz.

Şimdi soruyoruz:

· Rum liderini Antalya’ya hangi sıfatla davet ettiniz?

· Davetiyesinde ne yazıyor?

· Masasına hangi unvan konulacak?

· Kıbrıs Türk halkının eşit egemenliğini o masada kim temsil edecek?

HİÇ KİMSE BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİ,

ŞUNU BUNU BAHANE ETMESİN!

Madem Birleşmiş Milletler diyorsunuz;

o zaman Birleşmiş Milletler önce,

Kıbrıs’ta uygulanmayan anlaşmaların,

yerine getirilmeyen taahhütlerin hesabını sorsun!

Allah aşkına;

· Bugüne kadar Yunanistan,

ev sahipliği yaptığı hangi uluslararası toplantıya

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni davet etti?

· Yunanistan ve Rum yönetimi

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok sayarken,

Güney Kıbrıs Rum liderine kırmızı halı sermemiz

hangi akılla, hangi gerekçeyle açıklanır?

Arkadaşlar!

Kıbrıs davası,

kürsüde savunulup, protokol masasında unutulacak bir dava değildir!

ŞEHİTLERİMİZİN EMANETİ,

KIRMIZI HALILARIN ALTINDA BIRAKILAMAZ!

15. BASIN MESLEK ÖRGÜTLERİNİN EYLEMİ

Değerli arkadaşlar,

Sözlerimi son dönemde medya üzerinde giderek artan baskıya

değinerek tamamlamak istiyorum.

Maalesef bugün ülkemizde gazetecilik yapmak,

bir kamu hizmeti değil,

adeta bir cesaret testi haline dönüşmüştür.

Sık sık basın meslek örgütlerinin temsilcileriyle ve gazeteci arkadaşlarımızla bir araya geliyoruz.

Hepsinin ortak feryadı aynı.

Artık gazeteci arkadaşlarımız, nefes alamadıklarını söylüyorlar.

Gazetecilerin yazdıkları, hatta yazmadıkları haberler yüzünden gözaltına alınması,

ev hapsine mahkûm edilmesi;

ekranların karartılması,

medya kuruluşlarına kayyım atanması kabul edilemez.

Basın ve siyaset, millet adına denetim yapan iki vazgeçilmez unsurdur.

Basının susturulduğu bir ülkede denetim olmaz, şeffaflık kalmaz,

Gazeteci soramazsa iktidar sahipleri hesap vermez.

Türkiye; farklı sesleriyle, farklı renkleriyle, farklı düşünceleriyle güzeldir.

Tek tip habercilik, tek tip gazetecilik ve tek sesli bir medya düzeni;

bu ülkeye ve bu millete yapılacak en büyük haksızlıktır!

Bu doğrultuda,

basın meslek örgütlerinin 24 Ekim Cumartesi günü

başta Ankara, İstanbul, İzmir olmak üzere

Türkiye genelinde düzenleyecekleri ortak eylem ve basın açıklamalarını

son derece kıymetli buluyorum.

Saadet Partisi olarak;

milletimizin haber alma hakkına ve basın özgürlüğüne sahip çıkan

bu haklı itirazın yanında olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Gazetecilik Suç değildir!

Diyor

Hepinizi muhabbetle selamlıyorum.

Muhabir: Cihat Yunus İzmirli