Hocamız “Mikrobu tanımadan hastalık tedavi edilmez” diyor, olayları anlamamız ve şifa bulmamız için kanımıza karışan mikrobu çok iyi bilmemiz gerektiğini söyleyerek bizi uyarıyordu. Bu öyle bir mikroptu ki bulaştığı yeri kangren ediyordu. Bu öyle bir illetti ki değer değmez vücudu hasta ediyordu. Öylesine tehlikeliydi ki ne varsa yakıp yıkarak her şeyi gizliden ele geçiriyordu.
Bu mikrop, dünya üzerinde gelmiş geçmiş en sinsi ve en tehlikeli düşman olan Siyonizm’di...
Bu tehlikenin başlangıcı Hazreti Adem ile İblis’in kavgasına kadar uzanıyordu ve kıyamete dek de etkisi azalmayacaktı. Efendileri şeytan, rızasını aradıkları şeytan, yardımcıları şeytandı… Kötüye dair her ne varsa şeytanda, hepsi onlarda da vardı. Kibir, kıskançlık, Allah düşmanlığı, sapkınlık...
Daha Musa Aleyhisselam peygamber olarak gelmezden evvel, M.Ö. 3760 yılıydı. Sistemli bir şekilde insanlığı zehirleme kararı aldılar ve Kabala isimli bir Beni İsrail mensubunca bir büyü kitabı oluşturarak tüm zehirlerini oraya akıttılar. Sanki Allah katındanmış gibi sözler verdiler kendilerine, vaatler yazdılar müritlerine. Firavunların zulmü altında inleyen ve zor işlerde çalıştırılan soydaşları İsrailoğullarına umut vermek ve onlara geleceği vaat etmek için Kabala’yı motif motif işlediler.
Üstün ırk kendileriydi ve diğer tüm varlıklar kendilerine hizmet için maymundan türemişti. Kâinat bunlara aitti. Herkes ve her şey bunların hizmetindeydi. Fırat ve Nil arasını vaat ettiler kendilerine ve o topraklara sahip olana dek her türlü yolu mubah saydılar...
Sonra Musa Peygamber verildi önder olarak. Tevrat indi kitap olarak. Ama Tevrat’a sarılmak ve Kabala’yı unutmak yerine, Kabala’yı Tevrat’a taşıyarak tahrif ettiler yüce kitabı. Öyle ki her kelimesinden sapkınlık akan “Ey beni İsrail sen öyle yüce bir ırksın ki Cenabı Allah’ı bile yendin” cümlesi ve onlarcasını Tevrat’a eklediler.
İsrailoğulları, Musa Peygamber dini tebliğ etmeye başlayıp da Firavun’la karşı karşıya gelinceye kadar köle olarak çalışmaya, bedbaht bir şekilde yaşamaya devam ettiler. Nice mücadele verildi, nice kavgalar edildi. Ta ki kâinatın en büyük mucizelerinden birine şahit olana kadar...
Nil Nehri’nin önündeydiler. Önlerinde peygamberleri, arkalarında Firavun ve binlerce askeri... Korku ve telaş içinde nehirdeydi gözleri. Sonra peygamberleri “Asanla nehre vur” nidasını işitti. Asası değer değmez nehir iki yana ayrıldı. Açılan güvenli yoldan geçip çıkınca onlar, nehir yeniden birleşti ve Firavun ve askerleri oracıkta can verdi.
Geçtiler karşı kıyıya fakat gözleri hemen putlara ilişti. “Bize de put yap” dediler Peygamberlerine. Musa Aleyhisselam “Şüphesiz ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz” (7/137) diyerek tekliflerini reddetti. Fakat o Tur’a gidince hepsi Samiri’nin yaptığı puta meyletti...
Kaç peygamber verildi ise kendilerine bir şekilde hepsine zulmettiler, işkence ettiler öldürdüler. Tarihin her devrinde isyan çıkarmaya, bozgunculuk yapmaya, dini değerleri hiçe saymaya gayret ettiler. Nereye gittilerse hastalık yaydılar. Kime dokundularsa mikrop bulaştırdılar. İflah olmadı bir daha onlara bulaşanlar.
Dünya onlarındı! Tüm insanlar onların malıydı! Tevrat’a dahil ederek kendi kendilerine verdikleri sözlerini yürürlüğe koymak için tüm yeryüzünü ateşe vermekten çekinmediler. İlk olarak yeryüzüne dağılmış tüm Beni İsrail’i Kudüs’te toplayacaklardı. Sonra Fırat ve Nil arasındaki Arz-ı Mevud topraklarına sahip olacaklardı. Ardından Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa edecek ve böylece Mesih’leri yeryüzüne inecek, ebedi Yahudi krallığını perçinleyecekti. Bu yüzden 1425’te Endülüs’te bir araya gelerek kaderi zorlayabilir miyiz toplantıları yaptılar. Alınan karara göre bütün sayılan vaatlerin gerçekleşmesi için Allah’ın bir şeyler yapması beklenmeyecek, sebepler tek tek işlenerek süreç hızlandırılacaktı!
Yeryüzüne dağıldılar. Fas’tan Endonezya’ya kadar ne kadar ülke varsa Arz-ı Mevud sınırlarına dâhil, hepsine bir bir sızdılar. İnsanlarının arasında dolanıp din adamlarının akıllarını bulandırıp gazetelerini ve gazetecilerini satın alıp siyasileriyle anlaşmalar yaptılar. Makam isteyene makam, para isteyene para, koltuk isteyene koltuk vererek kendi çıkarları uğrunda kullandılar.
Her şey büyük İsrail içindi. Her fedakârlık Yahudi krallığının kurulması içindi. Onlar kendi uydurdukları dinlerini hiç unutmadılar. Onlar görevlerini dinleri bilip bir tek vazife için yıllarca beklemeyi göze aldılar.
Peki ya biz? Neden unutuyoruz onların ne kadar tehlikeli bir millet olduğunu? Neden unutuyoruz değdiğimiz anda öleceğimiz bir mikrop olduklarını?..