Kiminin işi gücü futbol, kiminin at yarışları, kiminin gezmek tozmak, kiminin lezzetli yiyecekler, kiminin güzel kıyafetler, kiminin lüks arabalar, kiminin lüks eşyalar vs. olabilir. Bizim işimiz gücümüz de bu vatan… Bu vatanın huzuru, istiklâli, kem gözlerden korunması… Peki, bunun için neler yapabiliriz? “Kurtuluş Mücadelesi” üst başlığı ile yazdığımız yazılarda bu konuda fikir üretmeye çalışıyoruz. Bu konuda derdi olanlarla fikir teatisi yapmaya da hazırız.

Dün, Sykes-Picot, Sevr, Mondros, Lozan masadaydı; bugün ise Körfez Savaşları, Arap Baharı, BOP, BİP… Ayının on türküsü varmış, onu da armut üzerineymiş. O mahut projecilerin de türküsü bizi, yani Anadolu’muzu yemek üzerine… Koca Osmanlı’yı yediler, doymadılar. Osmanlı’nın terekesi ülkeleri paramparça ettiler, yediler doymadılar. Aslında bütün o “böl, parçala, yut!” projeleri, bizi bölüp, parçalayıp, yutmak içindi. Yugoslavya’nın yediye bölünmesinden Afganistan’ın işgaline, Irak’ın üçe, Suriye’nin dörde, Libya’nın üçe, Yemenin üçe, İran’ın yediye bölünmek istenmesinin ana gayesi, aslında bizi kolayca yemek içindi. Onlar oyunlarını saklayıp gizlemiyor, ellerini göstere göstere oynuyorlar. Peki bizdeki bu rehâvet, bu gaflet niye?..

Bu ülkenin bütün âkil adamlarına sesleniyorum: Kafa kafaya vermeliyiz ve yaklaşan bu büyük tehlikeyi bertaraf etmeli, üzerimize oynanan bu oyunları bozmalıyız. Peki, ne yapabiliriz? Edebiyatı bir tarafa bırakalım. Açık ve net konuşuyorum: Acilen “fabrika ayarlarına” dönmeliyiz. Fabrika ayarlarına, yani bize asrın başında kurtuluş mücadelesini kazandıran ruha. Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazandıran inanca… “Arş!.. Arş! Arş! İleri! İleri!” diyen sese…

Fabrika ayarı neydi? Düne baktığımızda görürüz. TBMM dualarla, tekbirlerle açılmıştı. Meclis her gün Kur’an-ı Kerim tilavetiyle, duayla çalışmaya başlıyordu. Mehmetçik cephede beş vakit namazını kılıyor. Kur’ân’ını yanından ayırmıyordu. Her an şehâdete hazırdı. Şehâdete, yani İ’lâ-yıKelimetullah için canını vermeye. Canı, canı verene feda etmeye… Analar, bacılar, nineler, çarşaflarına bürünmüş cepheye cephane taşıyorlardı. Silah imal eden atölyelerde mermi imal ediyorlardı. Çocuklar da cephedeydi, mücadelenin ta ortasındaydı.

Fabrika ayarı neydi? Anayasada, “Devletin dini, din-i İslâm’dır” yazılıydı (bakınız 1921 ve 1924 Anayasası). Bütün ümmetin birliğini temsil eden Hilâfet Müessesesi vardı ve bu vatandaydı. O yüzden dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar bize yardıma koşuyor, bize dua ediyordu. Hint Müslümanları (o zaman Pakistan, Bangladeş diye bir ülke yoktu; o topraklarda yaşayan Müslümanlar böyle tavsif ediliyordu) seferber olmuştu. Kadınlar kulaklarındaki küpeleri, kollarındaki bilezikleri, parmaklarındaki yüzükleri veriyorlardı. Gariban insanlar bile varlarını yoklarını ortaya koyuyor, “Bunu Anadolu’ya gönderin! Mehmetçiğe silah alınsın, ihtiyaçları karşılansın!” diyorlardı.

Fabrika ayarları neydi? Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e ülkenin her yerinde yaşayanların kardeş olduklarını hissetmesiydi. El ele, omuz omuza vermesiydi.

Açık söyleyeyim: Ayrıştırıcı dil kullanılmasını da, ayrıştırıcı dil kullananları da hiç sevmiyorum. “Benim partimi desteklemiyorsun, vatan hainisin!”, “Benim fraksiyonumdan değilsin, vatan hainisin!” Yuh!..

Evet, kabul edelim, üzerimize binlerce oyun oynadılar ve bizi fena halde “dönüştürdüler”. Kentsel dönüşüm bunların en basiti. Aile yapımızı, gençlerimizin ruh yapısını, kıyafetlerimizi dönüştürdüler. Daha doğrusu tahrip ettiler. Irkçılık tohumunu ektiler. Bizleri kamplara ayırmak istediler.

Evet, dert büyük. Ancak tedavi olmayacak kadar da değil. Çare net: Acilen fabrika ayarlarına geri dönmeliyiz. Yani, bizi biz yapan ve bizi izzetli, şerefli, muzaffer yapacak değerlere…