İki haftadır daha çok teorik açıdan baktığımız ırk ve millet kavramlarını biraz somuta indirmek ve bu yazı dizisine son vermek istiyorum. Bu bağlamda kanaatime göre yapılan bütün teorik tartışmalar ve ilkeler Kürt ırkının devlet tarafından algılanma biçimlerine tatbik edildiğinde mesele daha anlaşılır bir hâl alacaktır.
Devlet erki tarafından ırkı temsil eden bir kavram olarak uzun süre kullanılamayan Kürt kavramı uzun ve sancılı bir mücadelenin sonunda kendini kullanılabilir bir duruma getirdi. Ancak getiriş bir kazanım olarak algılansa da kullanılış biçimi, önüne ve arkasına eklenen sıfatlar dikkate alındığında başarı olarak okunması zor görünmektedir.
Sancılı bir varlık mücadelesi sonunda varlık kazanan Kürt kavramının ilk türevi “Kürt Meselesi” terkibidir. Bu terkip “Kürt Problemi” ve “Kürt Sorunu” terkipleri ile aynı veya yakın anlamlara gelmektedir. Kürtler uzun uğraşlar sonunda ırk olmaları bir yana ancak bir mesele/problem/sorun olmuşlardır. Kürt Meselesi kavramı kendi içinde bir Kürt ırkını kabul ediyor görünse de Kürt kavramı ile atıf aslında Kürt ırkı üzerinde oluşan sorunlar yumağıdır. Bir şeyin mesele olması öncelikle o şeyin varlığı hakkında ve vasıfları hakkında soruların ve sorunlarının olduğunun ifadesi anlamını taşımaktadır. Mesele oluş ispat edilme ihtiyacını kendi içinde taşımaktadır. Bir ırk olan Kürtler uzun uğraş sonucunda varlığını kazanmaktan ziyade varlıklarının artık ispatı hak ettiğini kabul ettirme başarısı gösterebilmişlerdir.
Kürt kavramının ikinci türevi ise, “Kürtler bu coğrafyanın bir rengidir” ifadesidir. Bu tanımlama ilk bakışta kabul edilebilir gibi gelse de rengin bir araz olduğu ve varlığa yani bu coğrafyanın asıl sahiplerini ve aslına sürekli ihtiyaç duyduğu anlamını ifade etmektedir. Varlık asıl renk ise arazdır. Bir kavmi bulunduğu coğrafyada araz olarak tanımlamak o kavmin inkârı anlamını taşımaktadır.
Kürt kavramının üçüncü türevi “Kürt Açılımı”dır. Bu terkip ile Kürt kavramı bir kez daha varlık düzlemine tam olarak çıkamamanın sancısını taşımaktadır. Kürtler ancak bir açı ile bir açıdan ve asıl olma iddiasını taşıyan birilerinin müsaade ettiği kadar bir varlık alanına açılmaktadır. Bu yaklaşım ise Kürt kavramını bir kez daha ikincil duruma itmektedir.
Kürt kavramının dördüncü türevi yine Kürt kavramı mahfuz kaldığı “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”dir. Aslında bu bütün çalışmanın bir proje olduğu ve bu projenin sahipleri, uygulayıcıları ve uygulama alanlarının olduğunu ifade etmesi bakımdan önemli bir kavramsallaştırmayı ifade etmektedir. Bu terkip Kürt ırkını varlık zemine çıkarmanın ötesinde devletin asıl sahiplerinin menfaati dikkate alındığında olası risklerin ve problemlerin ortadan nasıl kaldırılması gerektiğinin projelenmiş halini ifade etmektedir. Milli birlik vurgusu devletçi anlayışı ifade ederken kardeşlik vurgusu ise Kürt ırkına karşı yaklaşım tarzını ifade etmektedir.
Kürt kavramının beşinci türevi Kürt kavramının mahfuz tutulduğu “Çözüm Süreci” kavramıdır. Bu terkip aslında Kürt kavramının varlığa çıkışının ilk basamağı olarak tanımlanmalıdır. Ayrıca bu terkip problemin ve sorun olmanın sadece Kürt kavramının sıfatı olmadığını ve sorunun kendisin asıl zanneden merkezlerinde sıfatı olabileceğini ifade etmektedir. Çünkü çözümü bir süreç olarak değerlendirmek problemin bir yönünün kendisinde olduğunu ifade etmek anlamı taşımaktadır. Ayrıca çözümün bir süreç içerisinde somut olarak başarılabileceğini kabul etmek anlamına atıf yapan bu terkipte, çözümü getirecek olarak merciinin tek taraf olmaktan çıktığı ve çift yönlü bir çözüm iradesini ifade ettiğini ima edilmektedir.
Bu bağlamda çözüm süreci en mikro düzlemde en ideal kavram olarak görünse de çözülmeyi çağrıştırması nedeniyle teklifimiz “Helalleşme ve Birlikte Var Olma” kavramıdır.
Helalleşmek; tarafların tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış kendi hatalarını kabul etmekle başlar. Bu kabul ediş; birlikte var olmanın kaçınılmaz gerekliliği nedeniyle hataların düzeltilmesi, hatalardan dolayı oluşmuş zararının giderilmesi ve düzeltilmesi, ferdi ve toplumsal bazda husumetin ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.
Birlikte var olmak ifadesinin ne manaya geldiğini ve birlikte var olmanın hangi zemine dayandığını anlamak için İslam toplumu ve devlet biçimleri üzerine çalışmalar yapan İbn Haldun’un “Asabiyet” kavramına başvurmak gerekir. Asabiyet; birlikte olursak varız, varsak birlikte olmak zorundayız fikrine dayanmaktadır. Bu aslından bir yönü ile tevhidin bir yönetim biçimine girmesidir. Toplumların var olması ve varlıklarını devam edebilmeleri için birlikte eşit şekilde bir varlık alanı oluşturmaktadır. Birlikte var olmak hem birliği hem de denkliği ifade eder. Ayrıca bir mefkûre için birlikte varlık mücadelesi vermek gerekliliği ortaya çıkmaktadır. İslam toplumu dikkate alındığında bu mefkûre nizam-ı âlemdir.
Zemin oluşturacak bir diğer kavram “Ümmet”tir. Ümmet kavramının oluşabilmesi için her cihetten birliğin zaruri olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu zaruret, modern dünyanın çizmiş olduğu bütün sınırları ve ayrışmaları anlamsız kılmaktadır. Bu tanımlamada ümmet kavramı ve birlik kavramları arasında var olan ayniyet başta ırk, mezhep ve ulus devlet anlayışının bir dayatması olan vatan, ya da ülke sınırları dikkate alınarak kurulan bütün cümlelerin yanlışlığını ortaya çıkarmaktadır. Modernleşme öncesi için ümmet kavramı sınırları aşan, farklılıkları içerisinde barındırmakla birlikte en üst düzeyde bir vasatı oluşturan en kuşatıcı kavramlardan biridir. Bu kavram asırlar boyunca İslam âleminin yekvücut olmasını sağlayan ve 1800’lü yıllara kadar canlı olmanın en önemli özelliği olan birlikte hareket etme ve birlikte var olma özelliğinin muhafazasını sağlayan temel kavramdır.
Çözüm için kullanacağımız kavramın uygulanabilecek bir alan açması elzem. Bu noktadan ümmet kavramının İslamcılıkla yıprandığı ve anlamını kaybettiği dikkate alındığında ayrıca din algısındaki değişim ve dinin hayattaki etkisinin azalması dikkate alındığında Asabiyet kavramı Ümmet kavramından daha hazır ve kuşatıcı görünmektedir.
Son olarak şu ifade edilmelidir ki kavramın ne olduğundan ziyade neleri ihtiva ettiği meselesi önemlidir. Öncelikle kavramın farklı ırkların birlikte var olması için bir eşitliğin hareket noktası olması gerektiğini fikrine dayanmaktadır.