Evet, kurban kesme imkanı olduğu halde şu veya bu bahanelerle bu görevini yerine getirmeyenler için bu hadis-i şerif tehdit olarak kafidir. Bu, ağır bir uyarıdır. Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, ALLAH Teâlâ’nın verdiği mal bolluğu içinde iken, ALLAH Teâlâ’nın yolunda, O’nun rızası için bir kurban kesmemek cimriliğini gösteren kimsenin, İslâm topluluğu içinde yerinin olmadığını beyan etmişlerdir.
Kurban kesmenin meşruiyeti üzerinde bütün müctehid imamlar icma, fikir birliği etmişlerdir. Binaenaleyh Kurban kesmek: Hanefî mezhebince vacib kabul edilmiştir.
Kurban Bayramı günlerinde kurban kesmenin vacip olduğunu kabul edenler, sadece Hanefiler değildir. İmam Evzai, Leys b. Sa’d ve İmam Malik de kurbanın vacip olduğu görüşündedir. Çünkü böyle büyük bir uyarı, ancak vacip olan bir ibadetin terki için yapılır. Yani kurban vacip olmasaydı onu terk eden için Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz böyle buyurmazdı. Mezheplerin çoğuna göre udhiyye kurbanının hükmü sünnettir.
Yukarıda sıralanan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere; kurban, hiçbir şekilde vazgeçilmemesi gereken sosyal yönü ağırlıklı bir ibadettir.
Kurban, fıkhi hükmü ne olursa olsun Müslüman toplumların belirli simgesi ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri özellikle milletimizin dini hayatında önemli bir yer tutmaktadır.
Kurban, bir Müslümanın bütün varlığını gerektiğinde Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Ashab-ı Selef-i Sâlihîn, 15 asır boyunca her asırda yaşamış olan evliyaullah, fukaha, süleha, kâmil mürşidler Kurban Bayramında kurban kesmişlerdir. Bu konuda büyük bir icma ve tevatür vardır. Milletimizin de, diğer İslâm toplumlarına göre kurban ibadetine çok daha önem verdiği ve bunu bir sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya dönüştürdüğü memnuniyetle müşahede edilmektedir. Bu güzel ibadeti, sonsuza kadar da bu şekilde devam ettireceğine olan inancımız tamdır. Kurban ibadetine yapılan itirazların dinî, aklî, hikemî hiçbir kıymeti yoktur.
Bazı kimselerin dinî konularda, Şeriat ve fıkıh hükümlerine aykırı olarak beyan ettikleri görüşler, yaptıkları bâtıl itikadlar Müslümanları bağlamaz. Çünkü bu kimseler icazetli din âlimi değildir. Onlar Müslüman oryantalistlerdir. Ehl-i Sünnet itikadına sahip olan Şeriat ve fıkıh sınırlarını zorlamayan şahısları tenzih ederiz. Lakin zındıklık yapan, “İlmihal Müslümanlığı yanlıştır. Peygamber ölmüş ve işi bitmiştir, sünnet din kaynağı değildir...” gibi hezeyanlar sarf eden kimselere kesinlikle kulak verilmemelidir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünneti İslâm dininin ana kaynaklarındandır. Kur’an-ı Kerim’de tafsilatlı olarak beyan buyurulmamış din hükümleri sünnet ile mütevatir ve sahih hadîslerle anlaşılır. Mesela Kur’an-ı Kerim’de sabah namazının sünneti hakkında bilgi yoktur, biz Müslümanlar bunu sünnetten öğrenir ve uygularız. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünneti, hadisleri de bir nevi vahiyle gelmiştir. Usûl-i fıkıh kitaplarında bu konuda aydınlatıcı bilgi bulunmaktadır.
Ehliyet, selahiyet ve icazetleri olmadığı halde bâtıl fetvalar verenler, yanlış ictihadlar yapanlar boşuna uğraşmaktadır. Onlar kaybedilmiş dâvaların fuzulî avukatlığını yapıyor.
Halkın, bilhassa çağdaşlaşmış ve yabancılaşmış kesimin dinî kültürü, ilmihal bilgisi yok. Kafa karıştırmak kolay. Kolay da, vebali ağır. Yarın Mahkeme-i Rûz-i Ceza’da, Rabbü’l-Âlemîn’in huzurunda ne cevap verecekler
Kur’an-ı Kerim’de yokmuş, vacip değil, sünnetmiş... Falan, filan... Vacib de olsa, sünnet de olsa Müslümanlar kurban ibadetini edaya devam edecektir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz kurban kesmemiş,.. Doğru değildir bu iddia. O, kesmiştir. Ashab-ı Kiram hazeratı kesmiştir. Tabiîn kesmiştir, Selef-i Sâlihîn kesmiştir, Eimme-i müctehidin, müctehid imamlar kesmiştir, on beş asır boyunca ulemâ-i âmilin, kâmil mürşidler, evliyaullah hep kesmişlerdir. Bu konuda öyle kuvvetli bir icma ve tevatür vardır ki, bütün reformcular karşı çıksa, hiçbir hükmü olmaz. Biz dinimizi hokkabaz kılıklı reformculardan öğrenecek değiliz. Şeriat, fıkıh, ilmihal kesilecek diyorsa, keseceğiz. Lamı-cimi, kafı-kefi yok…