Kimseye sözümün geçmeyeceğini bilerek yazıyorum: Eğitimle kültürü bir bakanlık halinde birleştirebiliriz. Kültür ve Millî Eğitim Bakanlığı hiç de fena durmuyor. Kültürü turizmden ayrıştırmak gerektiği öteden beri seslendirilen bir teklif. Turizmin kültürle ona maddi kaynak sağlamanın ötesinde ne gibi ilintisi olabilir? Bu ilintiyi bulan varsa beri gelsin. Kültür turizmi diyorsanız, elbette o var. Turizmin kültürel tanıtıma etkisi diyorsanız, buna da eyvallah. Fakat Kültür ve Turizm Bakanlığı ifadesinde sacayaklardan biri boşlukta kalıyor. Bunun hangi ayak olduğuna artık siz karar verin. Birbirleriyle ilişkili ya da birbirini tamamlayan iki bakanlık olsa kimsenin sözü olmaz. Mesela Millî Eğitim Bakanlığı boşlukta kalan öğretim ayağını Kültür ve Millî Eğitim Bakanlığı ile pekâlâ telafi edebilir. Eğitimin de kültürün de yumuşak karnımız olduğunu kimse inkâr edemez. Bu iki alandaki boşluk birlikte çözüme kavuştuğu oranda maşeri şuur gerçekleştirilip daha sağlam bir şahsiyet inşası tesis edilecektir.

BİZİM SESİMİZ DERKEN

Ne zaman birisi “biz”den bahsetse hemen önüme arkama, sağıma soluma bakarım. Benim dışımda başka kim var diye. Kendimden başka kimseyi göremeyince de galiba “ben” koskoca bir bizi barındırıyorum mevcudiyetimde diyerek avunmaya çalışırım.

“Biz” diye bir şey var elbette. Olmasaydı biz diye bir şey Akif hiç şöyle söyler miydi: “Bir zamanlar biz millet hem nasıl milletmişiz.” Tarihi dayanak ve köklerimiz bizi biz yapan önemli unsurlardır. Fakat insan yine de yanında yöresinde kendine omuz veren, bileğiyle ve yüreğiyle destek olan kendisi gibi olan benzerlerini arıyor. Kalbi ortak çarpan, nabzı ortak atan birilerini.

 Mademki Ziya Gökalp gibi biri çıkıp, “Ben, sen yokuz biz varız” demiş, öyleyse tek başımıza kaldığımız, çaresizliğimize yandığımız zamanlarda omuz vermekten geçtik, elini omzumuza koyacak bizden birileri olması gerekmez mi?

Biz kimiz? Kimliğini bir yerlerde düşüren ve bir daha da arama zahmetine katlanmayıp “hükümsüzdür” ilanını veren mi?

YANGINDA İLK KURTARILACAK ŞİİRLER

Yaşar Akgül’ü şimdiki kuşaklar belki tanımayabilirler, ama seksen-doksan kuşağı onu çok iyi tanır. İlk şiir kitabı doksanlı yılların başında çıkan Ahir Zaman Şiirleri tam da kıyamet öncesi insanın ve dünyanın manzarasını yansıtan şiirlerdi. “Burda insanları gazete gibi okuyup atıyorlar / Kimseyi ciltli kitaplar gibi korumuyorlar.” (Ahir Zaman Şiirleri-Kardelen Yayınları. s. 19), “Baba kumbaramı sen mi açtın / Gözyaşından başka bir şey biriktirmedin mi?” (Ahir Zaman Şiirleri, s. 7)

Yaşar Akgül’ün Şiir Haritası isimli deneme kitabı hariç iki şiir kitabı da kitaplığımda mevcut. En çok da ikinci kitabını muhafaza ediyorum. Sebebi gayet açık: Yangında İlk Kurtarılacak Şiirler. Zaten bu kitabın içerisinde de ahir zaman şiirleri var. Hele şu şiirde ne güzel anlatıyor halimizi: “tenime saplanıyor Kuşku / bıçağın karanlığa batırılmış ucu / bilseydim gül sürerdim / Gül sürerdim bilseydim / annemi arayıp bulamadığım / evlerin kapısına.” Bu şiirin sonunu sana bırakıyorum sevgili okur. Afrikalı çocuğun elindeki ekmek ne hoş kokuyor.

Yaşar abi bahsine niye girdim? Benim gibi birçok kişi var ki şiir yazmakla birlikte iyi şiir okumak istiyor. Bir zamanlar tadı dudağımızda kalan bu güzelim şiirlerden bizi mahrum bırakmasın diye arşive inip eskiye gittim. Fakat biliyorum ki Yaşar Akgül’ün gönlü şiire hiç soğumuş değil. Ne diyordu bir daha hatırlayalım: “beyler ben bu uygarlığı / sevmedim harfler soğuk.”