Çağdaş dünyada küresel emperyalistlerin ülkeleri işgal etmek için kurguladıkları farklı formüller vardır. Bunların en başında kültürel işgal, ardından ekonomik işgal gelir. Kültürel işgal, özellikle yedinci sanat olarak adlandırılan sinemanın üretildiği ülkenin dışındaki gişelerde başarı yakalaması, televizyonlar için kurgulanan dizilerin ise farklı ülkelerin ekranlarında hiçbir sansüre uğramadan gösterilmesi olarak gerçekleşir. Hatırlarsanız, 1980’li yıllarda kimin eli kimin cebinde belli olmayan Dallas dizisinin, tüm kültürel kirliliğiyle TRT ekranlarından evimizin içine doluşması, böyle bir harekâtın ürünüydü. Ardından özel televizyonların hayatımıza girmesiyle, Dallas kültüründen daha beter bir zihniyetle hazırlanan dizilerin sosyal ve manevi dokumuzda yaptığı tahribat, onarılmaz boyutlara ulaşmıştı. Kültür emperyalistleri, insanların sömürülmesi, zihinlerinin dönüştürülmesi ve ekonomik olarak hazırlanması için, bu tür çalışmaları, tüm kültür reflekslerimiz, alışkanlıklarımız, mutfak adetlerimiz, yaşantı biçimimiz, birbirimize karşı davranışlarımız dâhil olmak üzere özel olarak hazırlar. Bugün sokaklarımızda, caddelerimizde İngilizce, Almanca ve Fransızca tabelalarla müşteri tavlamaya çalışan restaurantlar, mağazalar aslında bu işgal planının f arklı logolarından başka bir şey değildir. Zihinsel olarak bu sömürüye çanak tutan bu işgal planı, sofralarımız ve yemek alışkanlıklarımız başta olmak üzere, her şeyimizi, kılık kıyafetlerimizi, kullandığımız materyalleri bizlere yedirebilmek için tasarlanmaktadır. Geçtiğimiz günlerde bir televizyon kanalında “Kültürel Transfer” ile ilgili bir sokak röportajına denk geldim. Vatandaş, aslında her şeyin özeti olabilecek nitelikte şu cümleleri kurdu: “Bir zamanlar Avrupalıların birbirlerine yaklaşımları, adetleri, örf ve gelenekleri gerçekten kötü bir şekilde cereyan ediyordu. Birbirlerine saygıları bile yoktu, ikili diyalogları, aile içi ilişkileri berbattı. Bu yaklaşımları zaman içinde yok oldu, dönüştü, çok güzel bir biçime ulaştı. Bizde ise tamamen tersi bir durum söz konusuyken, ne yazık ki Avrupalıların bir zamanki kötü sosyalleşme normuna geriye döndük.”
Bu bir kültür transferidir… Kültür işgalidir… Bizim medeniyetimiz “göçmen kuşlara” bile su yalakları yapacak kadar merhametli bir medeniyet olarak tarihe geçmiştir. Bizim medeniyetimizde ihtiyacı olanların ihtiyacı olan kadarını aldıkları “Sadaka Taşları” vardır. İhtiyaç sahibi bu sadaka taşlarından o günkü ihtiyacını alır, gerisini bırakırdı…
Şimdi, televizyon kanallarımızda her gün bir sokak eşkıyalığının haberini izliyoruz. Hırsızlığın, gaspın, cinayetin, tecavüzün haberini izliyoruz. İnsanlarımızın birbirlerine olan saygısı kalmadı, komşu komşuya bir tebessümü bile çok görüyor. İnsanlar sokaklarda her an patlayacak, parlayacak bir ruh haliyle dolaşıyor. Televizyon dizilerinde izledikleri lüks ve ferah yaşam tarzlarına karşı iç geçirerek, “Onlarda var, bizde niye yok” diye hayıflanıyorlar. Kötülükler içselleştirilmiş, maraz meraklara yapılan servis dolayısıyla insanların ruhundaki tüm güzellikler bir bir silinip atılmış. Amerikanvari yaşam tarzı, beslenme tarzı, giyim kuşam tarzı, bar, pavyon, eğlence mekânı anlayışı herkesin iliklerine dek işletilmiş.
Maneviyatımızla ilgili bir şeyler söyleyen televizyon programları, gecenin kör yarısına atılmış… Onlarda da zevahiri kurtaran dini sohbetler yapılıyor. İslam dininin, ahlâka, maneviyata, sosyal yaşama dair feraizleri ele bile alınmıyor.
Sonra da kalkıp tam bağımsızlıktan, hürriyetten dem vuruyoruz. Her şeyimiz işgal edildi, televizyonlarımız, sofralarımız, ruhumuz…
Bu işgalin faturasını ağır ağır ödüyoruz!