Hani derler ya insanın acıyan yeri neresiyse canı oradadır diye. Bizim son zamanlarda o kadar çok yerimiz acıyor ki canımızın nerede olduğunu bilemez olduk. Bir gün Doğu Türkistan’ımız acıdı, bir başka gün Filistin’imiz, bir diğer gün Çeçenistan’ımız, daha sonra Arakan’ımız, nihayetinde şimdi ise Kudüs’ümüz acıyor. Nice bilad-i İslam hercümerç içerisinde. Mısır’dan Libya’ya, Doğu Türkistan’dan Bosna Hersek’e, Nijerya’dan Bangladeş’e… Tüm coğrafya kan ağlıyor. Her yanımız acı ile kaplı. Belki de bu yüzdendir canımızın nerede olduğunu bilemeyişimiz. Bu yüzden olmalı mazlumların haykırışlarını duyamayışımız. Oysa yüzyıllar boyunca tüm mazlumlara umut ışığı olmuş bir milletin ahfadıyız. Bugün tam bir karmaşanın ortasında kalmış olan Ortadoğu’yu bir onbaşı ile yıllarca huzur ve sükûnet beldesi yapmışız. Sadece Müslümanlara değil diğer dinlere mensup olanlara bile barış ve esenlik getirmişiz. Son yüzyılı gözümüzün önüne getirecek olursak Müslümanlar o kadar çok zulüm gördü, o kadar çok kan aktı ki mazlum coğrafyada. Gözyaşı hiç eksik olmadı bilad-ı İslam’da. Bizim tarih sahnesinden çekilmemiz için bilerek ya da bilmeyerek rol oynayanlar şimdi ne haldeler acaba? Geçmişin o huzur dolu günlerini düşündüklerinde “Eyvah biz ne yapmışız” diyorlar mıdır?
Osmanlı’dan sonra Ortadoğu’da yeni devletler daha doğrusu devletçikler kuruldu. Kurulan devletçiklerin zamanla sınırları değiştirildi. Filistin toprakları üzerinde de İngilizlerin yüzyıllarca süren entrika ve planları sonrasında bir sözde devletçik kuruldu. Daha doğrusu Haçlılar ile Siyonistlerin işbirliği neticesinde Filistin toprakları Yahudilere peşkeş çekildi. İsrail ismiyle bir işgalci topraklara yerleştirildi ve 1948 yılından bu yana da Ortadoğu’da ne huzur kaldı ne de barış.
Ortadoğu’ya mikrop yuvası gibi sokulan zalimler zaman içerisinde işgal ettikleri topraklarda semirdikçe semirdiler. Sürekli olarak mazlumları yerinden yurdundan ederek topraklarını genişlettiler. Onların bir ideali vardı. Nil’den Fırat’a kadar kendilerine vaat edildiğine inandıkları topraklar üzerinde dünyanın efendileri olarak büyük bir devlet kurmak. Muharref Tevrat’tan gelen inançlarından aldıkları güçle sözde insanların efendisi olmayı pekiştirmek için yıllardır kanatıp durmaktalar yarayı. Çoluk çocuk demeden bebek yaşlı düşünmeden katlediyorlar insanları. Her şeyin bir adabı, ahlakı vardır savaşın bile. Tarihte eli silah tutmayan, çoluk çocuk, kadın ve yaşlılara pek çok ordu el kaldırmazken bunlar kundaktaki bebeği, anne karnındaki cenini hedef aldılar. Batıl inançları doğrultusunda yaptıkları katliamlarla kurmayı planladıkları dünya egemenliği idealarını gerçekleştirmeye çalışsalar da bizler bunun gerçekleşmesine müsaade etmeyeceğiz Allah’ın izniyle.
1897’de Basel’de yaptıkları kongrenin akabinde çalışmaya başlayan zalimler önce II. Abdülhamid Han’dan toprak talep ettiler. II. Abdülhamid Han bunu reddedince onu iktidardan düşürmek için olmadık entrikalar planladılar. II. Abdülhamid Han onların planlarını bir süreliğine sekteye uğrattı ancak hepimizin malumu olan bir süreçten sonra Osmanlı yıkılarak Ortadoğu bugün bile suların durulmadığı bir karışıklığın içine düşürüldü. Nihayetinde bir işgalci devlet kurularak emellerine kısmen de olsa kavuşmuş oldular. Beni İsrail’in hedefi dünya üzerinde “birleşik bir dünya devleti” kurmak. Kendilerinin efendi diğer tüm ulusların ise köle olacakları bir dünya bu hayal ettikleri dünya. Bunun gerçekleşmesi için de yapılması gereken işleri var. Bunlardan bir tanesi de Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’nın yıkılarak yerine “Süleyman Mabedi”nin inşa edilmesi. İşte yıllardır Kudüs etrafında kopan fırtınanın ana sebebi bu. Bizim için oldukça önemli olan Mescidi Aksa’nın altını tünellerle oydular. Yıkmak için şeytanın bile aklına gelmeyen oyunlar oynadılar.
Kudüs bizim ilk kıblemizdir. Miraç mucizesinin gerçekleştiği yerdir. Bizim için önemli bir mekândır. Müslümanlar için sembolden öte bir anlamı vardır Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın. Zira Kudüs düşerse İstanbul düşer. Kahire düşer. Şam düşer. İslam coğrafyası bir bütündür ve bir tek taşın bile yerinden oynaması tüm duvara zarar verir. Aynı zamanda Kudüs bizim haremimizdir. Oraya kirli, kanlı eller dokunamaz. Dokunmamalı. Birileri meleklerin kanatları var mı yok mu tartışmasıyla oyalana dursunlar Selahaddin’in, Fatihin torunları hazırlıklarına devam ediyorlar ve edecekler. Biz biliyoruz ki Müslümanca bir duruş, tavır sergilenebilirse zalimin zulmü son bulacak. Biz biliyoruz ki Hayber’de sergilenen kararlı tutum yeniden zuhur etse Ortadoğu’nun bağrındaki türeyen bu mikrop yuvası söküp atılacak. Ah Müslümanlar bir Müslümanca davranabilse mesele kalmayacak. Biz biliyoruz ki mübarek topraklar yeni bir Selahaddin’i bekliyor. Ve pek yakında Allah’ın izniyle Selahaddin de gelecek diye umut etmekteyiz. Ancak her bir Müslüman neden birer Selahaddin olmak için gayret etmez ki? Bize düşen hazırlığımızı tam manasıyla yaparak birer Selahaddin olmaktır.
Ayağa kalk kardeşim! Ayağa kalk ki dünya Selahaddin’in gücünü, ümmetin birliğini sende görsün! İşte o zaman beklesin o zalimler zira biz de beklemedeyiz. Kudüs inananlarındır ve Kudüs’ün kurtuluşu yakındır…
Selam ve dua ile…
MİNİK BİR anekdot
“Kudüs Haçlıların işgali altındayken ben nasıl olur da gülebilirim”
Kudüs’ü düşman zulmünden kurtarmayı hayatının gayesi edinmiş olan Selâhaddin’in, çok az yediği ve çok az güldüğü söylenir. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda, “Kudüs Haçlıların işgali altındayken ben nasıl olur da gülebilirim, nasıl sevinebilirim ve nasıl yiyip içebilirim? Hele hele nasıl uyuyabilirim?” dermiş. Hatta İbn Şeddâd, “Selâhaddin Kudüs hakkında o kadar düşünceliydi ki çocuğunu kaybetmiş anne gibi şaşkındı, atının üzerinden inmiyor, her defasında, Ey Müslümanlar! Allah için Allah için” diye bağırıyordu” diyerek onun Kudüs sevdasını dile getirir.
İlgilisine notlar:
- “Namaz kılacaksın oruç tutacaksın ama Siyonizm’in düzenine karışmayacaksın. Köle olacaksın. Müslümanlık şuur dinidir şekil değil. Müslümanlık kölelik kabul etmez…” Prof. Dr. Necmettin Erbakan
- “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik.” Cahit Zarifoğlu