ANAYASA Mahkemesi AK Partisini kapatmadı... Darbe taraftarları kahroldular, ağızlarını bıçak açmıyor. Sivil/demokratik idare taraftarları hele partililer ise sevinçlerinden dört köşe...
Yavaş olun biraz, kriz filminin kaçta kaçını seyrettik ki, böylesine üzülüyor veya seviniyorsunuz
Filmin devamında nice çok meraklı, çok heyecanlandırıcı, çok garip, çok akıl almaz hadiseler göreceğiz.
85 yıllık Cumhuriyet tarihinin en önemli krizi içindeyiz. Bu kriz parti kapatmakla veya kapatmamakla sona ermez. Kapatılmış olsaydı da devam edecekti, kapatılmadıktan sonra da devam edecektir.
İki cepheye ayrılmış durumdayız: Demokratik sivil idare isteyen çoğunlukla, resmî ideoloji ve darbe rejimi isteyen güçlü azınlık.
İkincisi kolay kolay pes etmez, havlu atmaz, yenilgiyi kabul etmez.
Hem Türkiye de bir tek önemli dava mı vardı Ergenekon davası ne olacak
Asıl hayatî olan onun sonucudur. Bekleyelim...
Acaba, birileri (evet birileri) kapalı kapılar ardında çok gizli müzakereler yaparak uzlaşmaya mı çalışıyor
Seçimlerden önce bir partinin başkanına 60 milyon dolar verilmiş. Niçin Bir şeyler yap da partin yüzde on barajını aşamasın. Böyle pazarlıklar açıkta yapılmaz. Çok gizli kapaklı bir şekilde yapılır.
Soru: AK Partisinin kapatılmamasına sevindin mi
Cevap: Elbette sevindim, rahatladım. Bendeniz sivil idare taraftarıyım.
Lakin, partinin kapatılmamış olmasıyla meselenin kökünden çözülmüş olduğuna inanacak kadar akılsız ve saf değilim.
Şu anda Türkiye nin önünde birkaç çok büyük gündem maddesi vardır.
Birincisi: Korkunç, dehşetli, dünya çapında bir iktisat/finans krizi yaklaşmaktadır. Buna hazırlanmamız, köklü tedbirler almamız, en az zararla atlatmak için çare ve çözümler bulmamız gerekir. Birkaç ay önce Ankara dan altın külçeleri yüklü özel bir uçak pek gizli, pek sessiz bir şekilde Körfez ülkelerinden birine uçmuştu. Demek ki tedbir alanlar yok değil...
İkincisi: Türkiye nin en büyük müzmin krizi kokuşma, kirlilik, kara para, genel ve yoğun soygundur. Ülkemizin temiz ve şeffaf bir hale gelmesi için mutlaka radikal tedbirler alınmalıdır. Bugünkü genel ve yoğun soygunla ayakta durmamız mümkün değildir.
Üçüncüsü: Atatürkle ilgisi olmayan faşist resmî ideolojinin mutlaka "Özelleştirilmesi" gerekir. Dünyanın hiçbir ileri, medenî, dengeli, demokrat, hukukun üstünlüğü prensibi üzerine oturan, insan haklarına bağlı ve saygılı ülkesinde resmî ideoloji yoktur. En büyük krizimiz işte bu resmî ideoloji krizidir.
Ateistleri ilgilendirmez ve zaten onlar anlayıp idrak edemezler. Müslümanlar için yazıyorum:
Türkiye nin krizlerini bizzat Türkiyeliler kendi beşerî ve cüz î iradeleriyle horizontal/yatay şekilde çözemezlerse, yükseklerden bizi aşan dikey/vertical bir çözüm gelecektir. Vazifelerimizi yapmazsak, buna hazır olalım.
Din Büyükleri Putlaştırılamaz
Evliyaullahın büyüklerinden Ahmed er-Rufaî hazretleri (Kaddesallahü sırrehülaziz), Abdülkadir Geylanî Efendimizin (Kaddesallahu sırrehu) âhırete yürümesinden sonra hem kutub, hem gavs rütbesine sahip olmuştu. Yani, yaşadığı devirdeki insanların mânevî makam ve mevki itibarıyla birincisi idi. Resulullah Efendimizin (aleyhissalatü vesselam) halifesi, vekili, varisi idi. İşte bu büyük zat, Bağdat ın sokaklarında ve meydanlarında dolaşan uyuz köpekleri toplar, onları yıkar temizler, derilerinin hastalıklı yerlerine o mübarek elleriyle merhem sürerdi.
O "sövene dilsiz, dövene elsiz" idi.
Bir gün dergahındaki iki derviş arasına düşmanlık girmiş, birbirlerine verip veriştirmişlerdi. Geceleyin Şeyh hazretleri abdest tazelemek için dışarıya çıktığında, o dervişlerden biri karanlık dolayısıyla onu tanımamış, kavgalı olduğu kişi zannetmiş ve üzerine atlayarak tekme sille vurmaya başlamıştı. Efendi hazretleri yere düşmüştü. Gürültüyü duyanlar avluya ellerinde kandiller, çerağlar olduğu halde çıkmışlar ve feci manzarayı görünce akılları başlarından gitmişti.
Zamanın kutbu ve gavsı olan o büyük zat, üzerindeki tozları silkeleyerek "Bir şey yok, bir şey yok... Önemli değil..." diyordu.
O kadar hilim ve irfan sahibi idi ki, "Yavrum ne yaptın .. Olur mu böyle şey .. Niçin bana vurdun .." bile dememişti. Belki canı yanmıştı, darbeler dolayısıyla vücudunda morarmalar olmuştu, üstü başı yırtılmıştı ama o ses çıkartmamıştı.
Hadiseden bir hafta sonra o derviş kahrından vefat etmişti.
İşte çok büyük insanlar böylesine mütevazı, böylesine kin tutmaz, böylesine bağışlayıcıdır. Onlarda benlik yoktur.
Resûl-i Kibriya Fahr-i Kainat aleyhi ekmelüttahiyyat Efendimiz, sevgili amcası hazret-i Hamza radiyallahu anhı şehid eden Vahşî yi affetmemiş miydi
Seyyidüşşüheda olan Hz. Hamza nın ciğerini çıkartıp dişleyen Hind i affetmemiş miydi.
Ebu Cehil in oğlu İkrime yi, ismi idamlıklar listesinde olmasına ve onca kötülük yapmasına rağmen affetmemiş miydi
Kendisinde gurur ve kibir olan kimse, cahiller ve gafiller nezdinde büyük görülse ve sayılsa bile asla büyük değildir.
Bazı gafil Müslümanlar birtakım Hazretleri, Muhteremleri, Baronları erbab (rabler) haline getirip putlaştırıyor. Yüce İslâm dini böyle bir şeyi kabul etmez.
Bizden önce nice ümmet ruhbanlarını erbab haline getirdikleri için sapıtmışlar ve helâk olmuşlardır.
Hiçbir gerçek İslâm büyüğü putlaştırılmayı kabul etmez.
Hâtemülenbiya Efendimiz (Salat ve selam olsun O na) "Meddahların (övücülerin, dalkavukların) suratlarına toprak saçınız" buyurmuşlardır.
Müslüman elbette gerçek, amil (bilgisiyle amel eden), rabbanî âlimleri sever, onlara hürmet eder.
Müslüman elbette gerçek icazetli şeyhleri sever ve sayar.
Lâkin onları hiçbir şekilde putlaştırmaz.
Yalan veya doğru, övgülerden hoşlananlar büyük değildir.
Gerçek âlimler ve gerçek şeyhler böyle bir şeye izin ve fırsat vermezler. Peygamber efendimiz ne buyuruyor: "Ben Ademoğlunun seyyidiyim..." Arkasından hemen ilave ediyor; "Bunu fahr etmek için söylemiyorum..."
Azamet ve Kibriya Cenâb-ı Hakka aittir.
Bütün hamdler ve övgüler onundur.
Büyük insan olmanın en üst derecesi, son mertebesi hiç ve yok olmaktır.
"Ölmeden önce ölünüz" sırrı...