Hayatın doğal akışını bozan durumlar o toplumsal yapı için kaosu beraberinde getirir. Savaşlar, terör eylemleri, iç savaş, açlık tehlikesi, susuzluk, pandemi vs. gibi olağanın dışında yaşananlar kaosun oluşmasına sebep olurlar. Böyle olduğunda da insanların bu kaostan kendilerini kurtarmaya çalışması doğal bir davranıştır. Bir toplumdaki ya da mekândaki kaostan kurtulmak için toplumsal aidiyeti ya da mekânı değiştirenlerin yeni toplumsal aidiyetlere ve mekânlara da farklı sorunlar taşıması kaçınılmazdır. İşte tam bu noktada yönetime ve eyleme gücüne sahip olanların yeni bir kaos ortamının oluşmaması için politikalar üretmesi gerekiyor.

Son 15 yıldır ülkemize doğru yaşanan göç dalgasını kaostan kaçanların yeni kaos alanlarına sebep olması şeklinde açıklayabiliriz. Ülkemizi özellikle Suriye iç savaşında kendilerini taraf olmak zorunda hissetmeyenlerin sığındığı bir kapıdır. İster buna komşuluğun zorunlu bir sonucuydu diyelim, istersek bu toprakların tarihi misyonunun yüklediği bir sorumluluk. Ancak bu zorunlu göç dalgasının hem niteliksel hem de niceliksel yükü bu topraklar için yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Kaosun nesnesi olmaktan kaosun öznesi olmaya doğru bir yolculuk aslında yaşananlar. Tabii ki burada kaosa neden olmayı bilinçli bir eylem olarak düşünmemek gerekiyor. Özne olma hali daha çok eylem sahiplerinin tercihiyle değil, eylemin kendisinden kaynaklı olarak ortaya çıkmaktadır.

Siyasi iradenin oluşan bu kaos ortamına kayıtsız kalması, milliyetçi dilin ve popülizmin artarak mutedil çözüm önerilerinin önüne geçmesine neden oluyor. Bu noktadan sonra bu sorunun varacağı yer, bu konu özelinde şiddetin araçsallaştırılmasıdır.

Hannah Arendt Şiddetin Üzerine adlı eserinde savaşla şiddet üzerine tartışırken kitabına Lenin’e atıf yaparak 20. yy’in şiddet yüzyılı olduğundan bahsederek giriş yapar. Arendt eski dönemler için savaşın yani şiddetin devletlerarası sorunların çözümünde bir araç kullanıldığını söyler. Ama teknolojik gelişmeyle birlikte şiddetin sonuçlarının kitleselleşmesi uluslararası sorunlarda savaşın hakem olma etkinliğini azaltmıştır, der. Çünkü kitle imha silahlarının varlığı savaşın kazananı olmayacağını göstermektedir. Yine de savaşların hâlâ var olmasının nedeni ise uluslararası ilişkilerde savaşın yerine konabilecek başka bir hakemin olmamasına bağlamaktadır.

Arendt’in bu çözümlemesinden yola çıkarak ülkemizdeki göç meselesinin şiddete meyletmesini bu sorunun çözümünde hakem olabilecek iradenin olmamasında görebiliriz. Yönetim gücünü elinde bulunduranların ve buna muhalefet edenlerin bu sorunu hamaset diline kurban etmeleri, sorunu çözmediği gibi derinleştirmektedir. Herhangi bir politika üretmeden ümmet, kardeşlik vs. söylemlerle göçü kontrolsüz bırakanlarla empatiden yoksun ırkçı söylemlerle olaya yaklaşanların varacağı nihai sonuç, ne yazık ki şiddetin bir çözüm aracı olarak kullanılması olacaktır. Çünkü ortada dip dalga gibi yayılan bir sorun var. Ve bu sorun muhatapları tarafından görmezden geliniyor. Bazen yalan haberlerin, bazen olayların genelleştirilmesinin, bazen de kültürel farklılıklardan kaynaklı gözü tırmalayan davranışların muhatabına çözüm sunulmazsa burayı ırkçı söylemlerin şiddete davet eden kışkırtıcılığı dolduracağını görmek gerekiyor.

Bundan dolayı siyasi iradenin bu soruna aklıselim bir politika üretmesi beklenir. Bunun yanında kamuoyunda söz sahibi olanların ise dikkatleri sığınmacılara değil, kontrolsüz ve denetimsiz göçe çare olamayan yönetime çekmeleri gerekiyor.