Kamçılandıkça özgürleşen bir takva ehli imam:

İmam Hanbel-Ahmed b. Hanbel (ı)

“Ahmed bin Hanbel

Ahmed mi seni ziyaret eder, sen mi onu dediler

Dedim ki, yer ayırmaz konaklarken erdemler.

Beni ziyaret ederse bu onun erdemidir

Ben gitsem, erdemi için giderim ona

Demek ki erdem onundur

Her hâlükârda.” (İmam Şâfiî, A. Ali Ural, Divan İmam Şâfiî’nin Şiirleri, İstanbul: Şûle Yayınları, 2006, s. 258. )

Hocası İmam Şâfiî tarafından methedilen bir takva ehli, bir âlimdir İmam Hanbel Hazretleri.

Tam adı: Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybânî el- Mervezî. (ö.241/855). Ahmed b. Hanbel, 164 (m.780) yılında Rebîülevvel veya Rebîülâhir ayında Bağdat’ta doğdu. Ailesi Merv’den Bağdat’a göç etmiştir. Bu göç esnasında annesinin hamile olduğunu ve Bağdat’a gitmeden Merv’de doğmuş olabileceğini söyleyenler de vardır. Soyu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dedelerinden Nizâr’la birleşerek, Hz. İsmail (a.s.)’a kadar uzanır. Dedesi Hanbel b. Hilâl, Emevîler Dönemi’nde Serahs valiliği yapmış, Abbâsîler’in idareyi ele geçirmelerinde önemli roller üstlenmiştir. Babası da Abbâsî ordusunda komutan veya komutanlık rütbesine yakın bir görevde iken, otuz yaşlarında ölmüştür. Hanbel’e annesi Safiyye bint Meymûne büyütüp, yetiştirmiştir. Amcası da onları desteklemiştir.

Babaların İmrendiği Yetim Çocuk

Ahmed b. Hanbel çocukluğundan itibaren İslâmî ilimleri öğrenmeye başladı. Önce küçük yaşta Kur’an’ı hıfzetti. Daha sonra Arapça, Hadis, Sahâbî ve Tâbîilerin hayatlarını öğrendi. Bunda Bağdat’ın bir ilim şehri olmasının da rolü büyüktür.  Hanbel, daha çocukken diğer çocuklardan farklıydı. Büyümüş de küçülmüş gibiydi sanki. O yetimliğinin ve sıkıntılarının farkındaydı. Yetimlik ona ciddiyet, dayanıklılık ve çalışma aşkı verdi. Arkadaşları oyun oynarken o, ya ders çalışırdı, ya da iş yapardı.  Bütün babalar ona imrenirdi. Bir gün bir baba başka bir babaya şöyle serzenişte bulundu: “Ben çocuklarım için bol bol para harcıyor, masraf yapıyorum. Onlar yetişsinler diye hususi hocalara (müeddiblere) götürüyorum. Ama heyhat! İstediğim gibi yetişmiyorlar. Bir de şu yetim çocuk Ahmed b. Hanbel’e bak! Onun edeb ve güzel gidişatı ben dâhil herkesi hayran bırakıyor.”

Takva Üzere İlim Seçimi

Ahmed b. Hanbel, yaratılışı itibariyle büyük adam olma istidatına sahipti. Ailesinin teşvikiyle ilme yöneldi. Ancak, o ne felsefeyi ne de matematiği seçti. Takva üzere olduğu için buna göre seçim yaptı. İslâmî ilimlere yöneldi. Önce hadis öğrendi. Hadis ilmi onu fıkıh ilmine götürdü. Pek çok âlim bu ilimlerden birini seçtiği halde o, ikisini birlikte yürüttü. Ahmed b. Hanbel’in ta çocuklukta oluşan bu takvası ve ilmi görüştüğü âlimlerin de dikkatinden kaçmadı. Hatta el-Heysem b. Cemil, onun hakkında: “Bu çocuk yaşarsa, zamanındakilerin hücceti olacaktır” dedi. Hüccet; delil, şahit demektir. Yani bu çocuk yaşarsa zamanının delili, şahidi olacak, bulunduğu zaman anlatılırken “Hanbel’in zamanında” diye adlandırılacak, zamana adını verecek, ünlü olacak demek isteniyordu.

İlim Uğruna Yapılan Deve Bakıcılığı

O dönemde hadis ilmini ilerletmek ve hadis öğrenmek isteyenler sık sık seyahat yapmak zorundaydı. Çünkü hadis öğretenlerin yani muhaddislerin bir kısmı Mekke ve Medine’de, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Basra, Kûfe ve başka yerlerde ikamet edip, ders vermekteydiler. Hanbel de bu uğurda seyahatler yapmaktaydı. Hadis eğitimine on beş yaşında Bağdat’ta başladı. İlk hadis yazdığı kişi yani ilk hocası Ebû Hanife’nin talebesi olan Ebû Yusuf’tur. Hanbel, Ebû Yusuf’tan hem hadis tahsil edip, hem de fıkıh ilmini öğrenmenin zevkini aldı. Böylece Ebû Yusuf’un hâkim olduğu ve temsil ettiği Rey’e dayalı fıkıh diye adlandırılan fıkıhla işe başladı. Hadis öğrenmek için başta Kûfe, Basra, Hicaz, Halep, Cezire ve Yemen olmak üzere çeşitli memleketlere gitti. Seyahatleri esnasında çoğu zaman parasızdı. Hadis tahsili uğruna her türlü meşakkate katlanmayı, bu yolda muradına kolayca ermeye tercih ederdi. Çünkü ona göre: kolayca elde edilen şeyler çabucak unutulmakta, güçlükle elde edilenler ise asla unutulmamaktaydı. Üstelik ilim uğruna zahmet çekmekle sevap kazanmayı da dilemekteydi.  Beş defa Mekke’ye Hacc’a gitti. Bu Hac yolculuklarından iki veya üçünü yaya olarak yaptı. Çünkü parasızdı. Hacc’a gitmesinin sebeplerinden biri Hac yapmaksa diğeri de ilimdi. Hadis öğrenmek ve öğretmek için Mekke’ye gidiyordu. Orada uzun süre kaldığı oluyordu. Bir defasında arkadaşları ile beraber Cerîr b. Abdülhamid’den hadis okumak için Rey’e gitmeyi kararlaştırdı. Arkadaşları gitti. O gidemedi. Çünkü elli dirhemi yoktu. Yardım ve hediye de kabul etmiyordu.

Onun seyahatleri içinde en uzun ve en meşakkatlisi Yemen yolculuğudur. Abdürrezzâk b. Hemmâm’dan hadis dersi almak için Yemen’e giden bir kervana katıldı. Yolculuk esnasında parası bitti. Kervancıların develerine baktı. Deve bakıcılığı yaptı, yolculuğunu tamamlayabilmek için. Arkadaşlarının teklif ettiği paraları almak yerine alnının teriyle kazandığı parayı tercih etti. Çünkü kendi üzerinde ihsan ve yardımda bulunan bir elin varlığından nefret ederdi. Veren elin alan elden üstün olduğunu bilir, almazdı. Bu tür zahmetli işleri hediye ve ihsana tercih ederdi. Yardım ve ihsanlar karşısında insanlara gebe kalmaktan veya aciz duruma düşmekten daima sakınırdı. Allah’ın kendisine bedenî olarak çalışmak suretiyle nafakasını kazanacak gücü kuvveti ihsan ettiğini söyleyerek yapılan yardımları kibarca reddederdi.

Yolculuk bitince deve bakıcılığı da bitti. Yine talebe oldu hocası Abdürrezzâk b. Hemmâm’ın karşısında. Hocası onun maddi sıkıntısını biliyordu. Kendisine yardım etmek istedi. Eline biraz para tutuşturdu ve “Ey Abdullah’ın babası! Şunu al faydalan. Çünkü bizim memleketimiz ticaret ve kazanç için elverişli değildir” dedi. Ama her zaman olduğu gibi bu teklif edilen parayı; “Benim durumum iyidir” diye geri çevirdi. Israr edince de “Eğer birinden yardım almayı kabul etseydim senden alırdım” diye gönlünü alarak yine reddetti.

“İnsana az bir mal yetişir.  Çok mal ise asla kâfi gelmez” diyen, İmam Hanbel Hazretleri; reddettiği hediye ve büyük imkânları başkalarının aldığını ama onun almadığını sorgulayan oğlu Salih’e; Tâhâ Sûresi’nin 131. âyetiyle cevap verdi: “Onlardan bazı zümrelere, sırf kendilerini sınamak için verdiğimiz dünya hayatının süslerin, çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin sana verdiği nimet, hem daha hayırlı ve değerli, hem de daha süreklidir.” (Tâhâ, 20/131) Onun için bu âyette bildirildiği gibi Allah’ın vereceği rızık hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir, kulların vereceği ihsandan. Bu konuda Allah’a tevekkül ederek:  “Tevekkül, her şeyi Allah’tan bilmek ve rızkı O’nun verdiğine inanmaktır” buyururdu. Onun hediye ve para kabul etmemesi konusunda etrafındaki akrabaları da ona sitemkârdı. Amcası yardım kabul etmediği için sitem ettiğinde: “Biz paranın peşinde olmadığımız için para geliyor. Eğer onun peşinde olsaydık gelmezdi” dedi.

Halifelerden Kabul Edilmeyen İhsan Ve Hediye

Ahmed b. Hanbel iki şeyden kaçınırdı. Birincisi, bir devlet dairesinde devlet memuru olmak, kadılık gibi. İkincisi de vali veya halifeden ihsan, hediye veya para kabul etmek. Bu ikisi onun tahammül edemediği şeylerdi. Bunları zül addediyordu. Diyeceksiniz ki bazı mezhep imamları kabul ediyordu ihsan ve hediyeleri “Hocası İmam Şâfiî, memuriyet yaptı, kadı oldu, şimdi İmam Şâfiî, bu öğrencisi İmam Hanbel’den geri mi takva bakımından ” diye düşünebilirsiniz.  Haklısınız. Bu konuya âlimler şöyle bir yorum getirmekteler. Fâkihler üç kısma ayrılır. Bir kısım fakihler sultan veya halifenin malından bir şey almayı hoş görmeyip, kendilerine bir şey verildiğinde şiddetle reddederler. Mesela, İmam Ebû Hanife, İmam Hanbel, Süfyan-ı Servi. Bunlar hem ihsan ve parayı hem de kadılık gibi görevi kabul etmemek suretiyle aslında hayatlarını da tehlikeye attılar.

Bir kısım fâkihler de halife veya valilerden gelen ihsanları kabul ederler. Bunların başında İmam Mâlik ve Hasan el- Basrî gelir. Bunlar kadılık gibi görevi kabul etmeyip, ihsanları, paraları kabul ederler. Bu kabul ettikleri ihsanları herhangi bir ihtiyaç sahibine veya ilim tahsil edenlere harcarlar. Bu suretle ilim adamının, ilmin şerefine layık bir hayat geçirmesini temin ederler. Onlara göre halifelerin verdiği ihsanlar, Müslümanların malı olup, ilim ve dini tahsil eden veya Müslümanlara dini eğitim vermek suretiyle kendilerini vakfeden bu kimseler bu ihsana layıktır. Askerler nasıl memleketi düşmandan korumak için kendilerini vakfedip, vatanı savunuyorsa, âlimler de sapkınlığı önlemek, dinde bir gedik açılmasını engellemek ve manevi beraberliği sağlamak için çalışıyorlar. Bu sebepledir para ve hediye kabul etmeleri halifeden. Ancak bu fakihler halktan yardım ve hediye asla kabul etmezler.

Bazı fakihler de hem kadılık vazifesini hem de ihsan ve hediyesini kabul ederler halifenin veya valinin. İmam Şâfiî gibi. Ancak İmam Şâfiî, halife tarafından verilen para ve ihsanların hiç birini kendi yememiş, halka ve ilim ehline dağıtmıştır.

Bunlardan da anlaşılacağı üzere her imam ve fâkih kendince haklı sebeplerle hediye veya görev kabul ediyor veya etmiyor. Bu yüzden bu konuda şu almadı üstündür ondan veya aldı takvaca geridir ondan diyemeyiz, dememeliyiz. Gelelim İmamımıza: İmam Hanbel, bazen halifeden ihsan kabul etmek zorunda kalırdı. O zaman da gelen para veya hediyeyi eve sokmadan hemen oracıkta ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Asıl ihtiyaç sahibi kendisiydi oysa…

Ya Alırsın Ya Da Cezalandırılırsın

İmam Hanbel’in halifeden ihsan kabul etmemesini bazı ispiyoncular kendilerine malzeme olarak kullanmışlardır; İmam Hanbel’i gözden düşürtmek için. Bir gün Halife Mütevekkil’in veziri kendisine şöyle bir yazı gönderir: “Müminlerin emiri, sana bir armağan tahsis etti. Huzura çıkmanı istiyor. Bu hususta ya Allah’a sığınırsın, ya da bu malı reddetmek suretiyle sana karşı öfkelenecek olan halifenin cezasına layık olursun.” Mecburen bu armağanı kabul etti ve kendini bu müzevir vezirin zulmünden korudu. Gelen mala ise el sürmeyip, oğlu Salih’e muhtaç olduğu halde sabredenlere, muhacir ve yoksul çocuklarına dağıtılmasını emretti. Bunun gibi helal olup olmadığı şüpheli bulunan bir malın sadaka olarak dağıtılması daha evlaydı. Böylece hem nefsi arınmış hem de Peygamberimizin (S.A.V.); “Sana şüpheli geleni bırak, şüpheli gelmeyene bak.” hadisine riayet etmiş oldu. Bununla beraber müzevirler boş durmadılar. Halife Mütevekkil’e: “Ahmed b. Hanbel senin yemeğini yemiyor, döşeğine oturmuyor, içtiğin şu şeyin bile haram olduğunu söylüyor” dediler. Halife: “Babam el-Mutasım kabrinden çıkıp gelse ve bana İmam Hanbel hakkında bir şey söylese onu da kabul etmem” diyerek bu tip dedikoduyu önleyip, müzevircileri de susturmuş oldu. Sonra da İmam Hanbel’in hediye veya ihsanları alıp almamakta serbest olduğunu, bu konuda kendisine kızmayacağını ve ısrar da etmeyeceğini bildirdi. Bir gün Halife Mütevekkil, ihtiyacı olanlara dağıtması bahanesiyle bin dirhem gönderdi. Ancak İmam Hanbel: “Ben evden çıkmıyorum. Emirel müminin beni sevmediğim şeylerden affetti. Bu da sevmediğim bir şeydir” deyip reddetti.

(Muhterem Okurlarıma Mühim Bir Not: Konumuzun kaynakları epey yer tuttuğu için kaynaklarımız bu yazı dizisinin hitamında yer alacaktır. Selam, dua ve saygılarımla.)