Kısa vadelere odaklanarak ve bunları birbirine ekleyerek
günü kurtarma alışkanlığında olanlar için çok zorlu bir dönemin bizi
beklediğini iddia etmek, mevcut
şartlarda kehanet sayılamaz. Değişen koşullara uyum sağlayamadığı için
koşulların kendisine uymasını bekleyenlere güvenilemez. Ramazan Bayramı
öncesinde finansal piyasalardaki rehavete kapılarak hayal dünyasına dalanlar,
bundan sonra yaşanacakları anlamakta muhtemelen çok zorlanacaklar. Küresel ve
bölgesel düzeyde yaşanan gelişmeler ne yazık ki olumlu düşünmeye izin vermiyor.
Farklılaşan beklentiler dış finansman ihtiyacını karşılamak ve ihracatı
arttırmanın iyice zora girmiş olabileceğine işaret ediyor; doğal olarak bu
durum makroekonomik görünümümüzü etkileyecek.
Son haftalarda ABD ekonomisinden gelen veriler küresel
düzeyde risk alma isteğinin azalacağına, gelişmekte olan ekonomilere yönelik
bakış açısının olumsuzlaşacağına ve ticaret hacminin daralabileceğine ilişkin
kanaatleri önemli ölçüde güçlendirdi. Bulunduğumuz coğrafyaya ilişkin
jeopolitik risklerin yükseliş eğilimini sürdürmesi de bu duruma katkı yaptı.
Muhtemelen önümüzdeki altı aylık dönemde gelişmekte olan ekonomilerde yerel
paraların değer kaybettiğine, bilançolar yıpranır iken enflasyon ile işsizlikte
olumsuz baskıların arttığına, durgunluğun istikrarsızlaştırıcı etkilerinin
giderek daha belirgin hale gelmesine tanık olabileceğiz. Bu tablo gelişmekte
olan ekonomiler merkezli yeni bir küresel kredi krizi olasılığını hatırı sayılır
ölçüde güçlendiriyor. Söz konusu koşullar büyüyerek tedbirli olunabilmesini
imkansızlaştırıyor ve ekonomik küçülme dışında alternatif bırakmıyor. Türkiye
ise bu duruma en tahammülsüz ve en kırılgan ülkeler sıralamasının en üst
grubunda yer alıyor; faizleri yapay bir şekilde düşürerek bu koşullara meydan
okumaya çalışmak, çaresizliğin itirafı dışında herhangi bir anlam taşımıyor.
Ülkemizin dış bağımlılıklarını azaltmayı, içeride dayanışma bayrağını
yükseltmeyi ve komşularımızla iyi ilişkiler kurarak geliştirmeyi hedefleyen
politikaların eksikliği ise hareket yeteneğimizi önemli ölçüde daraltıyor.
Bu aşamada sormak gerekiyor: Çaresizliğe bağlı
tedbirsizlik nedeniyle gerçeklerden kaçmak bir çeşit şuursuzluk değil ise
nedir Böylesi bir olumsuzluğun, aklını iyiye kullanma kararlılığında olan
birinin zihninde yeri olabilir mi .. Faiz düşüşü ile göz boyamaya veya Cumhurbaşkanlığı seçimleri yolu ile
gündem değiştirmeye çalışmak çözüm olabilir mi .. Bu millete, güdülmesi gereken koyun sürüsü muamelesi yapmak reva mıdır .. Güçlenmek veya gücü
korumak adına sorumlu olduklarınız arasına nifak sokmaya çalışmak nefsinin
esiri olmak değil midir .. Bilerek veya bilmeyerek bu pespayeliği desteklemek,
bu yolla aklı kötüye kullanmak Halka ve Hakka ihanet kapsamına girmez mi ..
Görüyoruz: durum iyiye gitmiyor. Bu gerçeği inkar edenler
ya pek bir şey bilmiyor ve bu eksikliğin yaratabileceği felaketleri de
kavrayamıyor ya da zaman kazanarak yaptığı hatalarının bedelini başkalarına
ödetmeye çalışarak aklını kötüye kullanıyor!.. Duygusal toplumlar bu tür
açmazlardan genelde sıyrılamıyor ve yanlışlarından arınmayı yeterince
beceremiyor. Halktan ve Hak tan yana olmak söylemi günlük yaşamdaki yerini
alamıyor ve kırılganlık sinsice büyümeyi sürdürüyor Yalandan, haramdan ve kula kulluktan kaçınmaya çalışan
büyük çoğunluk aradığı istikrarı bulamıyor Gerçekleri kararlı bir şekilde
arayamamanın, doğru söyleyenin dokuz köyden kovulmasına göz yummanın bedeli
kaçınılmaz olarak çok ağır olabiliyor