Doksanların başında özel televizyon ve radyo yayınları artmaya başladı. Dini hassasiyete sahip kişiler de çoğu İstanbul merkezli olmak üzere Anadolu’da da ekonomik açıdan gücü yeten şehirlerde de radyo yayınlarına başladılar. Bu radyo yayınlarında kandil ve bayram günlerinde dinleyicilerinden gelen mesajlarını yayınlarlardı. Bir bakıma hayatlarına yeni giren kitle iletişim araçları ile daha büyük ailesi olduğunu düşündüğü toplumun özel günlerini tebrik ederlerdi.

Bu tebrik mesajlarının çoğunluğu “İdrak etmekte olduğumuz bilmem ne kandilin/bayramın “Müslümanların uyanmasına” vesile olması…” şeklindeydi. O zamanlar bu radyo kanallarına böyle mesajlar gönderenleriniz olmuştur. O dönemde bu tür yayın yapan radyo kanalları milletimizin İslam konusunda daha bilinçli olması için yayınlar hazırlarlardı. Gazetelere ulaşma imkânı olmayan evlere dünyadaki diğer Müslümanların durumlarından haber verirlerdi. Milletimizi ifsat yayınların yapıldığı yerde toplumun ıslahı için ellerinden geldiği kadarıyla iş çıkarmaya çalışırlardı. Bu radyolar o zamanlar “Müslümanların uyanmasına vesile” olacak yayınlar yapardı.

“Müslümanların uyanması” kalıbı bu hafta sonu işgalci İsrail’in Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışan Müslüman kadınlarını tartaklaması haber verilirken “Uyan Müslüman” denildiğinde tekrardan düştü önümüze. Doksanlardan beri uyanmasını beklediğimiz Müslümanlar var. O zamandan beri köprünün altından çok sular aktı. Kimi Müslümanlar çok etkili, yetkili mevkilere geldiler kimi Müslümanlar bürokraside etkili hale geldiler kimileri iş adamı, müteahhit oldu. Her taraf imam hatiple doldu. Her taraf sivil toplum kuruluşu kaynıyor. İnsani yardım kuruluşlarından adım atacak yer kalmadı. Ama hâlâ “Müslümanların uyanması”ndan bahsediyoruz.

Dünyanın birçok yerinde Müslümanlar en temel hakkı olan yaşama hakkından mahrum, ülkeleri küresel ırkçı emperyalizmin çizdiği plan dâhilinde işgal edilmiş durumda, gençleri ifsat edici birçok faaliyetin parçası haline getirilmiş, Müslümanların yaşadığı ülkelerin yer altı yer üstü kaynakları sömürülür hale getirilmiş, Batı’dan farklı olarak en güçlü kurumu olduğu için gurur duyduğu “ailesi” ateş hattına atılmış, diğer yandan Müslüman kardeşlerinin cesedi deniz kıyısına vururken “Müslüman kadının tatil ve bronzlaşma hakkı(!)ndan bahsedilir olmuş… “Müslüman her şeyin en iyisine layıktır” diyerek dünyanın tüm nimetlerinden ne olursa olsun faydalanmaya çalışan yine de vicdanı rahat bırakmadığı için dünyada yaşayan diğer mazlum kardeşlerine insani yardım kuruluşları ile yardım ederek vicdanını rahatlatanlar… (Allah halis niyetle yapılan ibadetleri kabul eder. Onu kullar bilemez. Ama Allah’ın Müslüman’a ilk önce emri bir haksızlık gördüğünde eliyle düzeltmesidir. Dünyada zulüm dursun diye eliyle düzeltmeden birkaç kuruşla yardım etmenin ne olduğu hakkında düşünmeyi de aklıselim kişilere bırakıyorum.)

Türkiye’de yaşayan Müslümanlar hakkında konuşmamız gerekirse aslında “uykuda” değiller. Gayet uyanıklar. Ama bu uyanıklıkları hangi ihale nerede açılmış, hangi kadroya “bizim adamı (!) atayalım, nerede boş bir alan kalmış hemen beton dökelim şekline dönüşmüş durumda.

Kimse kendini kandırmasın. Artık Filistin ülkemizdeki Müslümanlar için canımızın sonuna kadar hakkı savunulacak bir dava değil. Artık Filistin, bizler için seyahat edeceğimiz turistlik bir mekân. Bazı kişiler “Ama bizi orada görünce Filistinli Müslüman kardeşlerimiz seviniyor ama…” demesin. Onlar tabii ki sevinecekler, bir umut bekliyorlar. Yıllar sonra da olsa Osmanlıların torunu gelse de bizi işgalci İsrail’in elinden kurtarsa, diye. Ama gelin ülkemizde Filistin’e turlar düzenleyen firmaların reklamına bakın. Filistin’e turlar düzenleyen firmalar reklam afişlerinde evli midir, sevgili midir belli olmayan çiftler Mescid-i Aksa’ya karşı kahvaltılarını yapıyorlar. Kabul edelim, Filistin meselesi artık gündemimizde romantik seyahatlere çevrilmiş durumda. Filistin’e gidenlerden kim Rachel’in başına geleni göze alarak gidiyor. Korunmuş konfor alanlarında tarihî, turistik gezi.

Bazı STK’lar hemen yine “Ama…” ile başlayan cümleler kuracak. Görünen köy kılavuz istemez. Türkiye’nin işgalci ile normalleşmesinin sonucu olarak ana haberlerde artık Filistin’e dair haberleri bile göremiyoruz. Eskiden sosyal medyadan twit atarak, paylaşım yaparak destek olan bir kitle vardı. Herzog’un Türkiye seyahatinden sonra onlar da ortadan kayboldu.

Yaşadığımız dünya ile doksanları kıyasladığımızda Müslümanların ve mazlumların hayatına dair değişen bir durum söz konusu değil. Eskiden ülkeleri savunurken şimdilerde şehirlerimizin işgalini konuşuyoruz. Hatta evlerimiz işgal altında. Müslümanların kaybettiği mevziler artık gündem maddemiz bile değil.

Müslümanların uyanmaktan öte bu hayatı kimin için yaşadıklarını idrak etme zorunluluğu var. Burada birbirimize laf yetiştirmekten öte ahirette vereceğimiz hesaba hazırlanmak zorundayız. İmam hatip mezunları dernekleri öğrencilere okul çantası hediye ederek vazifesini ifa ettiği kandırmacasından vazgeçmek zorunda. İmam hatipler dâhil olmak üzere ülkemizde gençlerimiz İslam’ın temel inanç kaidelerini öğrenmeden büyüyor.

Müslümanlar uyanık olmaktan önce dünya hayatında yapıp etmelerinin ahiret için olduğunu idrak etmek zorunda.

Uzun lafın kısası: İşgalci, ırkçı emperyalizm başta Müslümanlar olmak üzere insanlığın ensesinde boza pişirmeye devam ediyor. Irkçı emperyalizme karşı D-8’leri harekete geçirmeyen, bunun için gayret göstermeyenler Allah’ın huzurunda hesap veremezler. Kendimizi de kandırmaktan vazgeçelim!