-Habibe için-

Bazen dalıp geçmişe sürüklenmekteydi.

Bugünde durmak istememekte,

Günü yaşamaktan ürkerken,

Geçmişte de fazla teselli bulamamaktaydı,

Kanatları altına sığınmak istemişti her seferinde,

Beğenilmek, yaptığı işlerin görünmesini beklemişti.

Fakat her zaman bir kusurunu kaşığa koyup önüne sürmüşlerdi,

Kimi zaman boyu sorun olmuş,

Kimi zaman yavaşlığı,

Anne deyip sinesine yatmak istediği kayınvalidesi için ismi “camış”tı,

Doğduğu şehirde hiç duymamıştı bu sözcüğü,

Sözlüklere bakmış mandanın yerel ismi olduğunu anlamıştı.

Bulaşık yıkarken ya da çocukların bezini temizlerken bile duymaktaydı, kayınvalidesinin kardeşine hiçbir iş yapmadığını söylemesini,

Duyup susmaktaydı.

Etrafı temizlediğinde, camları sildiğinde dahi telefondaki sesi kulaklarında çınlamaktaydı,

“Yok canım ne işi, camış gibi yatmakta.”

Bu “camış” bazen daha vahşi hayvanların iyice çirkinleştirilmiş ismi ile yer değiştirmekte idi.

Akşam eşi geldiğinde, bütün işi kendisinin yaptığını anlatırken de, “Hayır doğru değil, ben yaptım” diyemiyordu edebinden, terbiyesinden.

Bebekleri olduğunda daha bir şaşmıştı.

Kayınvalidesi, bu çocuk emziren kadından yemekleri saklamaktaydı.

Akşam oğlu gelince ona çıkarmakta,

“O erkek, çalışmakta; o yesin” demekteydi.

Diyemiyordu ki ben de bebek emziriyorum.

Durumları iyi olmasına karşın kadın gözlerini dikip lokmalarını sayıyor, hassas yapısallığından ötürü karnını yeterince doyuramıyor, sütünün eksildiğini görüyor,

Lakin kimseye bir şey diyemiyordu.

Eşine annesinin yaptıklarını söylese, inanmaz, “Sen annemle niye uğraşıyorsun” diye kendisine kızacağını bildiğinden susmaktaydı.

Lakin şu ilerlemiş yaşında anlamıştı ki, o günler bile hafif kalmakta imiş bugün yaşadıkları karşısında.

Damatları, gelinleri yanına da sığamamaktaydı.

Yine ağır laflar duymakta, kalbi kırılmakta, gözlerinden fırlayan çeşme gibi yaşları göstermemeye çalışmaktaydı.

Yine hizmete koşturmaktaydı.

Aksayan ayağına, ağrıyan beline, dizine karşın,

Ben çektim gelinim, kızım çekmesin diyerek çamaşırları yıkamakta, evi temizlemekte, yemekleri yapmaktaydı.

Fakat yine yüzler gülmemekte, suratlar asıktı.

Lakin bu kez daha ağır bir muamele hissettirilmekteydi.

Evde fazlalık olduğu,

Sığıntı olduğu,

Dış kapının dış mandalı olduğu daima anımsatılmaktaydı.

Bazen kızının, “Annem de çok yoruluyor bizim için” dediğinde, damadının “Yok canım ben hiç görmüyorum, yaptıklarını da hiç samimi bulmuyorum” dediğini duymaktaydı,

Ya da gelininin oğluna, “Annen ne zaman gidecek, benim annemler gelecek” dediğini işitip ağlamaktaydı.

Eskiden olduğu gibi kitaplara sığınmaktaydı.

Kutsal metinler arasında arayıp bulmaya çalışmaktaydı,

Antik Yunan’da izlerini sürmekteydi,

Anlaşmanın değil anlaşmamanın neden tercih edildiğine şaşmaktaydı.

Huzurun değil kaosun seçildiğine.

İyiliğin değil kemliğin beyliğine hayret etmekteydi.

Kendi kalbine kapanmakta,

Günlüğüne kısa rumuzlarla, kendisinden sonra okuyacaklara acı vermeden notlar almaktaydı.