Geçen hafta gözlerimizi Düzce merkezli olan depremle açtık. Oldukça geniş bir coğrafyada hissedilen deprem 1999 depremlerini hatırlattı. Gündemin hızla değiştiği ülkemizde de bakışlar bir ara olması muhtemelen olacak İstanbul’daki ya da İstanbul’u etkileyecek depreme çevrildi. Ama gündemden düşmesi için çok zaman geçmedi.

Bu coğrafyanın çocukları olarak anlık tepkileri, anlık duygusallıkları, anlık düşünceleri çok seviyoruz. O kadar ki hayatımızla ilgili konular bile anlık ilgimizi çekiyor ve biz hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz.

Deprem ve Marmara Bölgesi anlık, bir haber programının birkaç dakikalık zamanında ele alınıp unutulacak konu değil oysaki! Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’a gidişimizde daha İstanbul’a yeni girdiğimiz noktada üst yolda meydana gelen TIR kazasında -ki kaza çok sıradan ve hafif atlatılmış bir kaza idi- yol kapanmış ve araçlar beş saat aynı noktada kalmıştı. Bu kadar hafif kazada bir yerde trafik beş saat kapalı kalıyorsa olağanüstü durumlarda o şehirde durum ne olur? İnsan düşünmek istemiyor. Ama birileri bunları dert edinmek zorunda. Bu insan canı! 

Her deprem sonrası, her olağandışı olay meydana geldiğinde yetkililerin, “Gereken tedbirler alınacaktır” açıklamasıyla mesele bir sonraki depreme, sele, saldırıya kadar unutulup, gidiyor. Birkaç gönüllünün yaptıkları, birkaç demeç, birkaç tatbikat. Ha bir de önceki hafta yapılan tatbikat çalışması vardı. 12 Kasım 1999 depreminin yıldönümünde 18:57 geleceği söylenen uyarı mesajının iki saat sonra geldiği ve resmi makamlardan tatbikat görüntülerinin servis edildiği. Deprem gerçeği yüzümüze vurmada gecikmedi. Çökmekle depremden kurtulamayacağı gerçeğini. 

Deprem aslında karın yağması gibi bir olay, afet değil. Depremi afete çeviren insanların yapmış olduğu binalar, çarpık kentleşme, insan olmaktan kaynaklı ani tepkiler. İnsan, Allah’ın verdiği aklı Allah’ın yarattığı varlığı anlayarak Allah’ın çizdiği ölçüler doğrultusunda yaşamadığı için ortaya büyük afetler ve acılar çıkıyor. Allah-u Teala kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Başınıza gelen her musibet, elinizle yaptıklarınızdan dolayıdır. O (Allah) birçoğunu affeder.” (Şûra; 30) Oysa bazı uzmanlar deprem ile ortaya çıkan bazı durumların aslında insanlara katkı sağlayacak öğeler taşıdığını da söylüyorlar. Japonya örneğine bakınca da sözlerimiz açıklığa kavuşuyor. 

Son tahlilde birbirimizle yetki alanı kavgası yapacağımıza elbirliği ile çözümler üzerine tartışmaya başlamalıyız. Sel baskını olur; bakarız ki nehir yatağına evler yapılmış. Maden kazası olur; denetlemeler üstün körü yapılmış, tedbirler alınmamış. Deprem olur; fay hattı üzerine evler, toprağı yumuşak alana çok katlı binalar kondurulmuş. Fabrikalarda yangın çıkar; iş güvenliğini sağlayacak kişiler zamanında şöyle bir bakıp geçmişler. Orman yangınları olur; ortalarda söndürme uçaklarını göremeyiz. Sonunda hepimizin içi yanar. Yetkililer işi “kader”e(!) bağlayarak vatandaşlar da kendilerinde yetkinin olmamasına sığınarak vicdanını rahatlatır. Peki, sonuç?!

Yaşadığımız mahalleleri, şehirleri/kentleri, ülkeyi her canlı için yaşanmaz hale getiren bizleriz. Doğanın dengesini bozarak daha rahat yaşayacağız diye hakkımız olmayan yerlere el uzatan bizleriz. Çocuklarımızı güvenli bir şekilde kendi sokağımızda oyun oynamasına engel olan bizlerin zamanında yaptıkları. Ülkecek geldiğimiz nokta artık ne doğanın ne insanın kaldıramayacağı düzeyde. 

Allah’ın biz kullarından istediği dünya imtihan alanında yaşanılabilecek mekânlar kurmamız. Ve Allah güzeldir, güzel yapılan işi sever. Yaptığımız hangi iş ve amel güzel? Hangi yaptığımız iş haramdan kaçınılarak insanların yararına? Yetkililerin altına imza attığı hangi proje kaos değil de çözüm üretiyor? Tek bir canlının mağdur edilmediği şehirler kurmak zor mu? 

Bugünkü köşemize yine Erbakan Hoca’mızın bir kriterini, ölçüsünü koyarak bitirelim. Erbakan Hoca’mız bir yerel seçimde belediye başkan adaylarına, “Sizin şehrinizde tek bir yamuk tabela vatandaşlarımızı rahatsız etmeyecek!” diyor. 

Bir tabelanın dahi insanlarımızı rahatsız etmeyecek seviyede hizmet alabildiği günlere ulaşabilmek duasıyla…