Romanlarda farklı ve ilgi çekici konular ele alınsa da
kurmacasız bir roman düşünmek adeta imkânsızdır. Fakat romanlar genellikle
gerçek hayatlara da dayansa eklentili, iç içe geçmiş hikayelerle gerçek
üstü, ütopik bir alanda duygu ve
düşünceler sarmalında okuyucuları kendine çekmeyi başarabilir.
Romanın tanımında etkili olan amillerden biri de kuşkusuz
romanın gezindiği mecradır. Bu nedenle de yazarlar akla hayale gelmedik şeyleri
kurcalarlar. Somuttan soyuta soyuttan somuta geçişler, soyut ve somut
pasajlarla merak içinde okuyucuları bazen bir sonuca bazen de bilinmezlik
içinde müphem sorular bırakmak bir bakıma da romanın ilgi görmesini
sağlamaktadır. Bir de tabii ki son yıllarda tamamen popüler kültürün oluşmasına
romanın başköşeye kurulmasının da bazı yazarların mutlak bir payı olduğu
düşünülmelidir. Gerçi popüler kültür aydınlanma yönünde kültüre pek fazla katkı
sunduğu düşünülmese de bu gerçeği değiştirmemektedir.
Roman ve hakikat okuyucunun kafasında daima müphem bir
hal içindedir. Romancılar da zamanla romana kendilerinden bir şeyler
kattıklarını da belirtiyorlar nitekim. Dolaylı veya dolaysız yazarın konunun
içine girmesi gerçek ve gerçek üstü hakikatteki izdüşümlerini değiştirmeye
yetmeyecektir. Fakat bazı romanlar da var ki bu kadar da olmaz ki dedirtiyor.
Gerçeklere sıkı sıkıya bağlı kalmak, realist bir çizgide hayatın içinden
dekorların ve insanların yansıtılmasında bazen sınırları aştıkları da
aşikârdır. Bir fikrin gerçekleşmesini arzu etmekle, istemekle idealize edilen
bir hayat çok farklı şeylerdir. Fakat bazı yazarlar bu konuda realist olmak
düşüncesiyle hareket etmelerini daha da öteye taşıdıkları görülüyor. Bu
yazarlardan biri de Ahmet Lütfi Kazancı dır.
Kazancı, roman tekniğini yerinde kullanmaya gayret ediyor.
Konuları da aktüaliteden maade hayatın problemli alanlarını taşıma kaygısı
taşıdığı görülüyor. Bu kaygı da manevi duyarlılığından kaynaklanıyor.
Kazancı nın iki kitabından örnek vermekle iktifa
edeceğiz. Bu kitapların birisi Son Fırtına dır. Bu kitap şu fikirlerle
tanıtılıyor;
Yalnız Hakka kul, kula sadece Hak için hizmet davasında
olan büyük insan!..
İnsanlık haysiyetini maddi servetin üstünde tutan
Vicdan ve kanaatin çizdiği hudutlar içinde alın teri
dökerek kazanmaya gönül veren
Hakka ve adalete saygılı olmadıkça huzur bulamayan
şerefli insan!
Bu kitap senin için yazılmıştır!..
Evet, yazarın düşüncesi romanlarının ana ekseni
belirtildiği gibi Hakka kul olmak için
Son Fırtına da kumarbaz, hırsız bir baba; bu babanın iyi
düşüncelerle hayata tutunmaya çalışan bir oğulun hayat terbiyesi ve imtihanın
çerçevesinde hayata bakış ve atılış konu edinilmiş.
Fena huyları olan Allah a sadece inanmanın dışında
aklının ucundan geçirmeyen bir baba elbette hayatında gel gitler olacaktır.
Belki de romanın gerçekçiliğinin en zayıf yönü de burasıdır. Ancak romanda
hırsız ve kumarbaz bir insanın gel-gitleri tamamen bu alana iblisçe
düşüncelere, sezgilere dayalı olmasıdır sanırız. İnançlı olmaya çaba gösteren
bir oğul böyle bir baba karşısında düşüncelerinden iman hakikatleri karşısında
hiç fire vermiyor. Böyle bir karakterin gerçekte ne kadar yer alacağı biraz
kuşkuyla da karşılanabilir. Zira insan her şeyden olumlu veya olumsuz
etkilenebilen bir varlıktır. Bozulmadan evliliğini tehlikeye atmayan bir insan
bu sınavdan başarıyla ve alnının akıyla çıkmayı başarıyor.
Yine de Son Fırtına her hâlükârda gerçekle iç içe ve
realist bir roman olarak görülebilir. Fakat Üvey Anne romanı realist bir
düşünceyle yazılmasına karşılık hakikat sınırlarını pek fazlasıyla zorladığı
görülüyor.
Roman tanıtımında şu yazılar yer alıyor:
Bu kitap, aynı çatı altında beraber yaşadığı üvey
çocuğuyla zulümden başka alakası olmayan üvey annelere bir merhamet hissi gelir
ümidiyle yazılmıştır. Kitabı okuyan üvey anneler arasında öksüzlerini kendi
yavrusu gibi bağrına basabilecek fazilette hanımlar çıkarsa maksat hasıl
olacaktır. Kanaatimiz şudur ki; bir tane iyi üvey annenin değeri on tane
annenin değerinden daha az değildir. Her kadın bir anne olabilir fakat, her
kadın iyi bir üvey anne olamaz...
Aslında yazar kitabın temini bir bakıma şu ifadelerle
somutlaştırmıştır; Her kadın bir anne olabilir fakat her kadın iyi bir üvey
anne olamaz... Fakat Kazancı bu romanda bu ifadelere karşılık bir üvey annenin
bir öz anneden daha da merhametli, şefkatli ve her davranışının Allah rızasına
yönelik olduğu yönünde bir karakter çizmiştir.
Her genç kız vakti zamanı gelince beyaz gelinliği giyip
evlenmeyi murad eder. İzdivaç ve çocuk sahibi olmak her anne ve babanın
düşüncesinde mutlaktır. Ancak hayatta her şey olur. İstisnalar da yaşanabilir.
Üvey Anne bu bakımdan kanaatımca gerçeğin ötesinde; Son Fırtına dan da ileri
seviyede gerçek üstü olduğu düşünülebilir. Zira bir anne adayı hayatını tamamen
başkalarının hayatları üzerine kumada düşüncesinde ne kadar başarılı olabilir
Bir kadın egosunu yense de kendini yetim ve üvey çocuklara adaması kolay bir
durum değildir. Bu romanda bir kadının üvey çocuklara sahip çıkarak, beşeri
heva ve hevesleri bir kenara iterek sadece Allah rızası yolunda hareket edilmesini
gaye edindiği görülür.
Üvey Anne ; Cennet anaların ayakları altındadır
hadisine matuf, adeta sahabe hayatlarını andırırcasına kaleme alınmış bir
romandır.
Hayat sanıldığı kadar kolay değildir. Böyle bir hayata
benzer yaşantılar olsa da bu durum tam bir üvey annenin yani analığın
karşısında uç bir noktada durmuştur. İyi niyetli bir kadının analığı belki
kolaydır ve bunun örnekleri de vardır ama hakikat genellikle de böyle gitmez.
İdealizm ile hayat çoğunlukla örtüşmez ne çare ki.
Çağımızda insanın kendine ve topluma yabancılaşmakta
olduğu düşünüldüğünde ailelerin korunması önem kazanıyor. Bu bakımdan bu tür
romanları önemsiyoruz ve hakikatler çerçevesinde okuyucuya sunulmasının daha
yararlı olacağı düşüncesini taşıyoruz.