Mahalle pazarındayız. Bayram öncesi olması hasebiyle önceki haftalara göre daha kalabalık. Bir de emekliler taze taze maaşlarını bankadan çekip gelmişler. Pazardaki sosyolojide ortaya o çıkıyor. Bir tezgâhın önü oldukça kalabalık, insanlar habire ellerinde poşetler bir şeyler seçme derdinde. Tabi insan merak ediyor bu kadar rağbet edilen tezgâhta ne var diye. Meğerse son günlerde gündemden düşmeyen soğan. Hani birtakım muktedirlerin yanında durmayı gazetecilik sanıp millete “soğan kafalılar müjde” diye aşağılama ifadesi olarak kullandığı soğan.

Ama soğan öyle bildiğiniz normal zamanlarda alıp evlere götürülen değil, bir zamanlar -o kadar eski zaman da değil bundan üç dört yıl öncesi- sabahtan satılmayıp tezgâhta kalan, eğer etrafta hayvan bakıcıları varsa gelip akşam pazarcıdan hayvanlarını beslemek için aldığı cücüklemiş soğanlar. Normal soğanın kilo fiyatı 20 ile 30 lira arasında değişiyor. Bu cücüklemiş soğanlar bir tık diğerlerinden ucuz. Vatandaşlarımız aile ekonomisinden biraz kâr edip, sofrasına soğandan başka yiyecekler de koyabilmek adına o cücüklemiş soğan tezgâhında yığılmıştı. Nereden nereye? Çuval çuval aldığımız şeker, un, pirinç, patates, soğandan; kilo kilo aldığımız domates, biber, patlıcan, salatalık, kabaktan önce gram gram şimdilerde dilim dilim, tek tek almaya! Dal dal kopmuş marulları lastikle birleştirip satmaya.

Şimdi “z kuşağı” (bu tanımlama genel kabul gördüğü için yazıyorum) bilmez, onlar okullarda böyle bir eğitim almadılar. 2000 öncesi okullarımızda derslerimizde, “Türkiye, tarımda dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biri” diye öğretilirdi. Şimdilerde tezgâhlarda dilim dilim satılan karpuzların o dilimleri geçmiş zamanlarda pazarlarda “çocukların canı çekmiştir, almasanız da şu çocuklar yiyiversin, göz  hakkıdır” diye verilirdi. Tabi o zaman pazarcılarımız da esnaftı.

“Z kuşağı” nasıl bilsin ülkenin bir zamanlar tahıl ambarı olduğunu. Bu kuşak, ekranlarda birbirleriyle savaş halinde olan iki ülkeden ( Rusya ve Ukrayna), savaş halinde oldukları halde Türkiye’nin onlardan ithal ettiği buğdayla övünen iktidardan başka iktidar görmediler. Samanı bile Bulgaristan’dan ithal ettiğimiz hikâyesi ile büyüdüler. Tarımda, gıdada son yirmi yılda dışa bağımlı hale getirilen dört mevsimi yaşayıp dört mevsim ekim yapılabilecek bu topraklarda buğdayı bile ithal eder olmak! Bu çok anlatılabilecek bir durum değil sonuçta.

Cevizinden, tereyağından çalınmış -pardon- kısılmış bayram baklavaları eşliğinde bayram ziyaretleri yapıldı, bayram alışverişlerinden sonra. Vatandaşımız ekonominin getirdiği baskı ile büyüklerinin sözlerini uygulayıp ister istemez porsiyonlarda küçültmeye gitti. İyi yönden bakalım, kimse şeker komasına girmedi. Tam bayramı Ramazan’ın merhamet iklimi ile ifa etmeye çalışırken sohbetler sırasında ekranlardan yükselen en yüksek mevkiden en yüksek sesle hamaset nutukları… Sanki şeytanların bile bağlandığı mübarek bir aydan çıkmamışız. Dışarıdan gelen bu müdahale ile aile arası akrabalar arası gerilmeler başladı. Dünyada iktidarda kalmak için insanları düşmanlaştırmak, birbirine kavgalı hale getirmek! Hangi kitapta yazar bilen varsa yazsın, da öğrenelim.

Yani seçim zaten konuşmaların birinci gündem maddesiydi de bir de hamasi nutuklar yeniden eklendi bayram günümüzde. Güzel güzel anlatıyorsun, bugün kardeşlik günü, Müslümanlar kardeştir, Müslümanlar birbirine yanlışlarını elbette gösterir, birbirlerini eleştirir, doğru bilgileri birbirine aktarır. Ama Müslüman körü körüne futbol taraftarı gibi tarafgirlik yapmaz. Kaçmasın ağzımızın tadı diye geçiyorsun başka ziyarete. Çünkü karşında trol ordusunun ürettiği argümanları doğru bellemiş, trol akademisyenleri/hocaları delil olarak gösteren bir kitle var. “Selametle” deyip ayrılıyorsun.

Oysa sorulacak sorular çok. En temelinden dindarlık iddiasında bulunup “din elden gidiyor” argümanı ile mevcut iktidarı destekleyenlere sorulacak sorular var. Dindar olduğunu iddia ettiğiniz iktidar nüfus cüzdanlarını değiştirerek toplumda tümden bir kimliksizleştirme gerçekleştirdi. Yeni kimlik kartlarında “din” hanesi yok. Neden bunu kaldırdınız? Normal zamanda sorduğunuzda da anlamaz ayağına yatıp başka hamasi nutuğa sarılırlar. Yeni kimlik kartları cinsiyetsiz. Hani çok hassaslar ya! “Öyle bir şey olmadı” diyemedikleri için trol merkezlerinin ürettiği diğer hamasi nutuğa sarılıyorlar.

Dillerinden düşürmedikleri bir de “kazanımlarımız” türküsü. Ne kazanılmış, diye soruyorsunuz. Başörtüsü serbest. Peki, başörtüsü başörtüsü mü? 28 Şubat sürecinde başörtüsüne sahip çıkmak için mücadele vermiş hanımların şimdi neden başörtülerini çıkardıklarını sorduğunuzda cevap yok. İktidar eliyle itibarsızlaştırılan başörtülüleri (başörtülü olup hak etmediği halde milletin cebinden burs alan, hak etmediği kamu görevlerine getirilenler ve bunun gibi olumsuz birçok örnek) ve başörtüsünü nasıl itibarının geri iade edileceğini sorulduğunda da kapı duvar…

Kazanımlar meselesine gelelim. Çok eskiden okuduğum bir kitapta “çok kazandıklarını düşünen” insanlar için şöyle bir uyarı vardı: “Kazandıklarınıza değil de kaybettiklerinize baksanız biraz!”