TRT’nin tek tabanca olduğu 1980’li dönemlerde Kökler adlı bir dizi yayınlanmaktaydı. Dizinin başrol kahramanı olan Kunta Kinte, Afrika’nın her bölgesinden, özellikle batı bölgelerinden vahşice “avlanan” ve gemilere doldurularak yeni dünyanın ülkelerine götürülen “ikinci sınıf”, “köle” ve beyaz adamın sürekli hizmetkarı bir karakteri ortaya koyuyordu. Küresel emperyalizmin neden böyle bir şey yaptığını, o günkü çocuk aklımızla çözemezdik… Beyaz adamın zencileri neden köleleştirdiği, neden böyle bir yöntem denediği ve Afrika kıtasının neden böyle kullanıldığını kavrayamazdık.
Zaman içinde emperyalizmin varoluş amacını, Afrika kıtası üzerindeki hedeflerini, amaçlarını çözünce, dünyanın “adalet terazisinin” neden böyle dengesiz olduğunu da daha iyi kavramış olduk.
Küresel emperyalizm, ahtapot kollarıyla meğer tüm dünyayı kuşatmıştı. Özellikle Afrika ülkeleri, yer altı ve yerüstü kaynaklarıyla tüm dünyanın kanını emen bu ülkelerin müreffeh ve daha kaliteli bir yaşam sürmesinin ana kaynağı olarak kullanılmaktaydı.
Tüm batılı ülkelerin Afrika ülkelerinde bir sömürgesi vardı… Kara kıtanın mazlum ve mağdur insanları çalışıyor, çabalıyor, beyaz adam ise gelip bütün bu zenginlikleri gemilere doldurarak kendi ülkesine transfer ediyordu.
Demokrasinin beşiği olarak tarif edilen İngiltere için, daha düne kadar kullanılan tabir, “Üzerinde güneş batmayan ülke” idi. Yani, öylesine bir sömürge ağı kurgulamışlardı ki, dünyanın her bölgesinde, her coğrafyasında kolları vardı. Sadece İngiltere değil, Fransa, İtalya, Amerika, kara kıtanın tüm zenginliklerini kurdukları vahşi düzenle, kendi ceplerine aktarıyorlar, buralardan edindikleri servetlerle halklarına “mutlu (?), huzurlu (?) ve müreffeh (?) bir yaşam sunuyorlardı.
Kısacası, batı medeniyeti vahşiydi, zalimdi, kölelik düzenini kendi refah klanlarını inşa etmek için sürekli devam ettiren, insan hak ve hürriyetlerinin hiçbir anlam ifade etmediği bir medeniyetti.
Bu kölelik düzeninin temelinde, bu medeniyetin sütre gerisinde kan vardı, gözyaşı vardı, insanların emeklerinin sınırsızca ve fütursuzca sömürülmesi vardı. Ölüm vardı, cinayet vardı…
Batı medeniyetinin haşarı çocukları ülkelerin Afrika kıtasındaki sömürge emelleri hiçbir zaman dinmedi. Hala bir şekilde Afrika kıtasındaki sömürgelerini devam ettiriyorlary. Belki bugün, gözümüzün önünde cerayan eden bir Kunta Kinte tablosu ve panoraması yok. Köleler gemilere bindirilerek beyaz kıtanın farklı ülkelerine sevk edilmiyor. Ama, sömürge zihniyetinin tüm bataklık boyutu, her yönüyle ve her şekliyle devam ediyor.
Mesela, Fransa, pratikte sömürgesi konumunda olan Mali’deki iç karışıklıkları bahane ederek, Müslüman direnişçileri refüze etmek için jetlerini kaldırıp, Mali’yi yerle bir etmeyi çağdaş dünyanın gözü önünde içine sindirebiliyor.
Bir kirli medeniyetin, vahşi ve kölelik medeniyetinin en çarpıcı örneğidir aslında bu.
21. Yüzyılda emperyal zihniyetin hangi argümanları kullanarak ahtapot kollarını kara kıtaya uzatmaya çalıştığını iyi analiz etmek lazım.
Kara kıtanın kaderi hiç değişmedi. Hala batılı beyaz adamın sofrasına istakoz, havyar taşımak için bir kölelik değirmeninin tüm unsurlarını çalıştırmak için çabalıyorlar.
Kara kıta, zincirlerini kıramadı…
Göstermelik sınırlara sahip oldular ama, hala beyaz adamın sofrası olmaktan kurtulamadılar.