Bazı yaşanan olayları dinlediğimiz, bazı insanların

hayatlarını incelediğimiz, geçmiş peygamberlerin, ashabın ya da farklı coğrafyaların

önde gidenlerinin verdikleri mücadelelere ilişkin bir şeyler duyduğumuz zaman,

elimizde olmadan, Nasıl böylesine çalışabilmiş ve nasıl bu kadar gözü kara

olabilmişler diye şaşırırız.

Onların hiçbir şeyden korkmadan Allah a kanatlanmaları,

bizim dönüp kendi alelade hayatlarımıza bakmamıza ve hayıflanmamıza sebep olur.

Özellikle Hasan Basri nin sahabeye ithafen söylediği Siz onları görseydiniz

deli sanırdınız, onlar sizi görseydi Müslüman demezlerdi. cümlesi, böylesi

zamanlarda yerini bulur ve insana onlar gibi deli olabilmeyi umdurur.

Peki, nedir bizi onlar gibi olmaktan alıkoyan şey Her

dinlediğimizde içimizi ürperttiği, onlara benzesinler umuduyla çocuklarımıza

isimlerini koyacak kadar sevgi beslediğimiz halde neden onlar gibi davamızı baş

tacı yapamıyoruz. Ya da yaptığımızı iddia etsek bile bunu eyleme dökemiyoruz

Bunun şahsî, cemaatî, toplumsal, siyasî birçok sebebi

olabilir elbette. Ama genel bir sebebi varsa o da şudur ki bizler, adeta

kanatları olduğu halde uçamayan kuşlarız. Ayağımızda tonlarca yük var ve

bırakın uçmayı koşamıyor, yerimizden hareket bile edemiyoruz. Nasıl ki ayağına

taş bağlanmış bir serçe hareket edemez, kanadı olduğu halde o ayağındaki yükten

dolayı uçamazsa, bizler de toplumun, ailelerimizin, nefsimizin ve İblisin ayağımıza

bağladığı tonlarca yükle hareket edemiyor, çırpınıyor, debeleniyor ama

debelendikçe daha fazla yoruluyoruz.

Çoğumuzda birkaçının birden olduğu bu yükler öyle çok ki

aslında! Bağımlısı olduğumuz bir dizi ya da saatlerce tartışmaları süren futbol

programları, ellerimizden düşürmediğimiz, şarjı bitse hayatımızın karardığı

telefonlarımız, internet bağımlılığımız, facebook, twitter gibi sanal

ortamlarımız, bilgisayar oyunlarımız, çayımız, sigaramız, nargilemiz, eşimiz,

annemiz, evladımız, giyinme tutkumuz, alışveriş hastalığımız, sevdiğimiz,

arkadaşımız, arabamız, evimiz, lüksümüz, rahatımız Uğruna her şeyden

vazgeçtiğimiz diplomamız, üstüne titrediğimiz yavrumuz, daha fazla kazanabilme

hırsıyla işkolik olduğumuz mesleğimiz, bir türlü pençesinden kurtulamadığımız

modamız, El alem ne der hastalığımız, gezip tozmalarımız, uykumuz, boğazımıza

düşkünlüğümüz!...

Evet, kanatlarımız var. Her birimiz İslam fıtratı üzere

doğmuşuz ve Allah yolunda bir şeyler yapabilmek için çabalıyoruz. İmam Hatip

mezunuyuz, İlahiyatçıyız ve Mus ab bin Umeyr in Yesrib e öğretmen olarak

gönderildiği zamanki bilgisinden çok daha fazlasını biliyoruz. Fakat iki

kardeşimizi alıp karşımıza İslam ı tebliğ edemiyor, hitabet dersleri aldığımız

halde konuşamıyoruz!

Evet, kanatlarımız var. Çalışmalara katılıyor, Allah

yolunda yürümeye gayret ediyoruz. Fakat iki gün listede adımız olsa üçüncü gün

bahaneler üretiyor ve Hep ben mi olacağım hesabına başlıyoruz. Çünkü Allah

Rasulü ile birlikte Zatürrika Savaşı için elli derece sıcaklıkta, dört yüz

kilometre yol yürüyen, binek sayısı insan sayısından az olduğu için sırayla

binen ve bu yüzden ayak tırnaklarının döküldüğü, çıkarıp gömleklerini

ayaklarına dolayarak yola devam eden Ebu Musa el Eşari yi doğru okumuyoruz.

 Mevsimin getirdiği

hafif bir kırgınlığı, azıcık hastalığı bile yapmamız gereken tüm önemli

işlerimizi iptal etmemize bahane kabul ediyoruz. Çünkü savaşta kopmak üzere

olan kolu kendini yavaşlatmaya başladığı için ayağıyla sadece küçük bir deri

parçasının tuttuğu koluna basıp onu koparan ve Senin yüzünden Rasulullahtan

geri kalamam diyerek Rabbine koşan Ebu Akil i anlamıyoruz.

Yetiştirmemiz gereken işlerimiz, okumamız gereken

kitaplarımız, hazırlanmamız gereken sohbetlerimiz var. Fakat biz hiçbirine

vakit bulamıyor, bu yüzden koca bir ümmeti bekletiyoruz. Çünkü Allah Rasulünün

mütercime ihtiyacı olduğunu duyduğu anda kendine görev bilip on yedi günde

İbranice öğrenerek O nun hizmetine giren Zeyd bin Sabit i ve onun çabasını

görmüyoruz.

Sloganlara gelince hepimiz zalimin karşısındayız. Fakat

fakülte dekanından, konu komşumuzdan, hatırı sayılır akrabalarımızdan bile

korkuyor ve haklı olduğumuzu bildiğimiz halde çoğu yerde geri adım atıyoruz.

Çünkü Rasulünün verdiği göreve talip olarak Ebu Cehil e gidip yüzüne Rahman

Suresini haykırdığı için yediği tokatla kulak zarı patlayan ve bunu müthiş bir

övünç kaynağı görerek büyük bir gururla Okudum ya Rasulüllah diyen Abdullah

Bin Mesud u, sağır olmuş kulaklarımızdan dolayı duymuyoruz.

Evet, öylesine çoğaltılabilir ki her birini hayatımıza

tatbik etmemiz gereken örnekler Fakat bizim artık bunları sadece dinlemek

yerine gerçekten ders almamız gerekiyor. Onları deli, bizi ise kurtulamadığımız

için pısırık Müslüman yapan ve Müslümanlığımızın, mücahitliğimizin tadını

alamadığımız bu yüklerden kurtulmamız gerekiyor. Ayağımızdaki bu yüklerle

Rabbimize kanatlanamayacağımızı anlamamız ve dünya ve içindekileri Rabbimiz

için ayağımızın altına koyarak O na yükselebilmek için basamak yapmamız

gerekiyor. Yani dinimizin, davamızın delisi olmamız ve delisi olduğumuz davada

da hiçbir yüke takılıp kalmamamız gerekiyor!..