Abdusselam Ayan'ın kaleme aldığı köşe yazısında, 85 milyonun vergisiyle ayakta duran kamu tesislerinin sadece belli meslek gruplarına hizmet vermesi sert bir dille eleştirildi.

Türkiye’de kamu bürokrasisinin köklü bir geleneği olarak ortaya çıkan öğretmenevleri, polisevleri, hâkim-savcı konukevleri ve orduevleri; kamu görevlilerinin mesleki dayanışmasını artırmak ve görev seyahatlerinde barınma güvencesi sağlamak amacıyla kurulmuştur. Ancak zamanla bu yapılar piyasa koşullarının çok altında fiyatlarla tatil, konaklama ve yeme-içme imkânı sunan ayrıcalıklı sosyal alanlara dönüşmüştür. Devlet bütçesi, kamu arazileri ve hazine kaynaklarıyla ayakta duran yüzlerce tesis, toplumun geri kalanına kapalı veya fiyat farklarıyla yarı açık tutulurken benzer ihtiyaçları katbekat daha derinden hisseden diğer çalışan kesimlerin bu kaynaklardan dışlanması ciddi bir sosyal adalet çelişkisini beraberinde getirmektedir.

Meselenin gelir adaleti boyutu incelendiğinde bu imtiyazın tablosu daha da netleşmektedir. Günümüzde Türkiye’de kamu çalışanlarının en düşük maaşı ortada iken asgari ücretle geçinen milyonlarca işçi açlık sınırının da altında maaş almakta. Sendikaların güncel verilerine göre açlık sınırının asgari ücreti geride bıraktığı, yoksulluk sınırının ise 65-70 bin TL eşiğine dayandığı bir ekonomik konjonktürde kamu bütçesiyle sübvanse edilen ucuz konaklama ve dinlenme imkânlarının yalnızca güvenceli ve göreceli olarak daha yüksek gelirli kamu personeline tahsis edilmesi sosyal devlet ilkesinin ruhuna doğrudan aykırıdır.

Özel sektör çalışanları ve işçiler ülkenin katma değerini ve vergi gelirlerinin ezici çoğunluğunu üretmelerine rağmen dinlenme hakkından en çok mahrum bırakılan grubu oluşturmaktadır. OECD verilerine göre Türkiye, haftalık 45 saati aşan uzun çalışma sürelerinde Avrupa’nın zirvesinde yer alırken çalışanların neredeyse yarısından fazlası yılda bir haftalık tatil masrafını dahi karşılayamamaktadır. Şehirler arası iş arayan, geçici montaj veya inşaat projelerinde çalışan ya da ailesiyle bütçesine uygun bir seyahat yapmak isteyen bir fabrika işçisi veya kurye için piyasa otelleri erişilmez bir lüks haline gelmiştir. Bu tablo karşısında, "Neden işçievi, şoförevi ya da emekçievi yok?" sorusu meşru bir hak arayışına dönüşmektedir.

Tarihsel olarak devletin memuru "kendi asli uzantısı" görerek lojman ve sosyal tesislerle ödüllendirmesi kamu personeli rejiminin içe kapalı korumacı refleksinden kaynaklanmaktadır. Ancak günümüzde kamu hizmeti sadece memurlarla yürütülmemekte; tersanede, fabrikada, temizlikte ve madende çalışan işçilerin emeği olmaksızın hiçbir kamusal altyapı ayakta kalamamaktadır. Kamu kaynaklarının yani 85 milyonun vergisiyle oluşturulan hazine paylarının ve kıymetli kamu arazilerinin yalnızca belli meslek gruplarının refahına tahsis edilmesi sınıfsal bir ayrışmayı bizzat devlet eliyle kurumsallaştırmaktadır.

Sosyal devlet olmanın asıl gereği kaynakları zaten görece korunaklı olan zümrelere yığmak değil; piyasa koşulları karşısında en kırılgan ve savunmasız olan kesimlere kalkan yapmaktır. Çözüm bu kamu tesislerini kapatmak değildir ama çözüm devletin tüm bu sosyal tesis envanterini yeniden tanımlamasından geçmektedir. Bu mekânlar ya gelir durumuna ve ihtiyaca göre ayrım gözetmeksizin asgari ücretliye, işçiye ve emekliye kapılarını eşit şartlarda açmalı ya da sendikalar ve yerel yönetimler iş birliğiyle emekçilerin de erişebileceği barınma ve dinlenme tesisleri sosyal politikanın merkezine yerleştirilmelidir. Kamu imkânları mesleki birer ayrıcalık beratı olmaktan çıkarılıp toplumsal adaletin hizmetine sunulmadıkça sosyal devlet tanımı kağıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

Kaynak: Milli Gazete