İntifada… Ayaklanma anlamına gelen bu kelimeyi ilk defa bir Filistin eyleminde duymuştum. Katil İsrail, Filistin’de yaşayan kardeşlerimizi şehit etmişti. Biz de Millî Gençlik Vakfı'ndaki ağabeylerimizle bu durumu protesto etmek üzere yollara düşmüştük. Eylem başlayınca herkes, hep bir ağızdan şu sloganı atıyordu: "Yaşasın Küresel İntifada!"
Anlamını henüz bilmiyordum. Ağabeylerim diyorsa doğruydu. Onlar böyle diyorsa biz de böyle demeliydik. Eylemde konuşmalar devam ederken kimisinin gözyaşları süzülüyordu sakallarından. Yüreğinden kopan acaba hangi fırtınalardı? Benim sakallı ve delikanlı ağabeylerim niye ağlıyorlardı ki? Eylem devam ederken, konuşmacılar küçük çocukların katledildiğini söylüyorlardı. Aynı eylemde katledilen bebek fotoğrafları görünce işin rengi anlaşılıyordu. Bu kez dişimi ve yumruğumu sıkarak aynı sloganı atıyordum: "Yaşasın Küresel İntifada!"
Bu sloganlarla biraz daha büyüdük. Büyüdükçe atılan sloganlar da anlam kazanmaya başlıyordu gönül dünyamda. Anladığım kadarıyla intifada yalnızca fiziki bir direniş değil, kalbin de direnişiydi. Derken intifada kelimesi yolumuzu bir gün Muhammed Durra'ya çıkardı. Onu tüm dünyanın gözleri önünde katletmişti Siyonistler. Yine meydanlardaydık ve yine slogan atmaktan başka bir şey yapamamanın utancı ve dilimizde terennüm olan o ezginin sözleriyle evimize dönmüştük: ‘‘Suskunluğun bedeli çaresizliğin diyetidir Muhammed /Ve şimdi Kudüs şahittir ki semaların küçük şehidi / Nazlı çiçeğidir Muhammed’’
Bu eylemlerle biraz daha büyüdük. Ve bir gün yolumuz Yahya Sinvar adında bir komutanla kesişti. O komutan, omzuna aldığı her çocuğun, yüreğinden tuttuğu her gencin Siyonistlerin boynuna inen bir balta olacağını elbette biliyordu. Kravat takmaya, takım elbise giymeye alışacak gibi değildi. Takım elbiselerinin içine sığamayan kalbi ancak hücum yeleğinin içinde sakinleşiyordu. Yüreği ve saati hep şehadete ayarlıydı. Yani zafere.
22 yıl boyunca kaldığı İsrail hapishanelerinden takas kapsamında serbest bırakılır bırakılmaz tekrar ömrünü adadığı Filistin direnişine katıldı. Kaldığı yerden mücadelesine devam etti. İsmail Heniye’nin şehadetinin ardından HAMAS'ın liderliğine adandı.
Diken ve Karanfil adında bir roman yazdı. Kalemini de çekti kınından, silahının tetiğini de... 7 Ekim Aksa Tufanı’nın öncüsü olan komutan yine bir ekim ayında, bir mülteci kampında açtığı gözlerini, ordusunun en ön safında, direnirken şehadete yürüdü. Onun nasibine şehadet, bizim nasibimize de gıyabi cenaze namazı düştü. Bir de unutmadan yaptığımız en etkili eylem çeşidi: kınamak, mütemadiyen kınamak, şiddetle kınamak…
Herkes yerin altında, esirlerin içinde ararken onu, o kavganın göbeğinde yer aldı. Hep dediği gibi çarpışa çarpışa, kanının son damlasına, takatinin sonuna kadar mücadele etti ve öylece Rabbine yürüdü. Bir zikir kitabı, tırnak makası, mermi, tabanca, tesbih, dua kitabı… Terekesinden geriye hayatının özeti niteliğinde bunları bırakmıştı. Bir de omzuna aldığı o masum çocukların sırtlanacağı koca bir dava… Şimdi o çocuklar omuzlayacak Gazzeli mazlumların sırtındaki yükü. İşte o çocuklar… ‘‘Masum çocuklar, masum yürekler, masum ağızlarından çıkan masum dualar diriltecek bu ümmeti. O halde bir çocuğun yüreğinden tut. Çocukluğu kurumamış bir gence çay ısmarla. Yüreğinden tutacak masallar anlat ona. Çocuklar yeni bir dünya kuracak.’’