Yaşadığımız hayatta her insanın bir ev sahibi olma emeli

vardır şüphesiz. Kadınlarda bu emel, kimse ile paylaşılamayan ev gibi bir

beklentiye dönüşebilir. Bilhassa bizim Anadolu kültürümüzde anne babalarla

beraber yaşama, onlara yaşlılık dönemlerinde hizmet etme arzusu, yeni evlenen

gençlerin hanımlarını, büyüklerinin hizmetinde tutmak için onlarla beraber

kalacakları bir evde tutma şeklinde gerçekleşmiştir. Burada niyetlerin

samimiliği ya da başka bir niyetle karışmışlığı kişiden kişiye değişir elbette.

İki noktayı göz ardı etmeden konunun ele alınmasında

yarar olacaktır. Birincisi; erkekler, böyle bir ev dizaynında daha ekonomik bir

tutum içinde olacaklarını da hesap etmektedirler. İki ev yerine bir ev

geçindirmek her zaman daha ekonomiktir. İkinci olarak da; yine erkekler,

evlendikleri eşlerini anne babaları ile beraber ya da anne babalarını eşleri

ile beraber bir evde tuttuklarında, esasen kendilerinin görevi olan anne babaya

hizmet yükünü hanımlarının omuzlarına yüklemektedirler. Her iki durum da evlenmenin

sonuçlarını yanlış yöne yönlendirme şeklinde yansımıştır genellikle.

Yaşlı olsun ya da genç olsun bir Müslüman ın, anne

babasının hizmetinde bulunması kadar ahlâk ve din kaynaklı bir görev neredeyse

yok denecek kadar azdır. Hiçbir şekilde anne babaya hizmeti tartışamayız.

Bilhassa yaşlılık günlerinde onlara hizmet, asla fantezi olarak kabul edilemez.

Anneye babaya hizmet mahza dindir. Eğer bu ahlâk değilse ahlâk diye bir şey

yoktur. Bu hususta vicdanlar, sahiplerini hayra yönlendirmiyorsa vicdan da yok

demektir. Bu boyutuyla anne babaya hizmetin ele alınmasına gerek bile yoktur;

onlar çocuklarına Allah ın emanetidirler. Onların çocuklarından razı olması,

Allah ın kulundan razı olması niteliğindedir. Namaz ve oruç gibi ibadetler de

onlara dair boşluğu dolduramaz. Bu şekilde inanıyor, bu şekilde muhasebe

edileceğimizi akide olarak biliyoruz.

Bununla, kadınların bu beklentinin gerçekleşmesi için

sorumlu tutulacakları bir evlilik yapmaları bir arada tutulurken ne kadar din

adına ve dine uygun iş yapılabilmektedir Bunu konuşmamız ve tartışmamızda

hiçbir beis yoktur. Evet ortada, eşinin babasına bir bardak çay ikram etmeyi

kendisine yakıştıramayan kadın varlığı da inkâr edilemez. Şu veya bu nedenle,

eşinin anne babasına bir bardak çayı gereksiz görebilmek ne derece insanlıkla

bağdaşır, başka bir meseledir. Bunun karşısında da, dinin ve örfün evlada

yüklediği, anne babaya hizmet sorumluluğunu zulüm noktasına getiren ebeveynler

de vardır. Yaşadığımız topraklar, böyle zalimlerin sayılamayacak kadar çok

örnekleriyle doludur. İki tarafın da aşırıları vardır. Bugüne kadar olmuştur,

bundan sonra da olmayacağı beklenemez. Bizim için her iki tarafın

yanlışlarından hareket ederek kural belirlemek mümkün değildir. Biz mü miniz,

Şeriat sahibiyiz. Bizim için belirleyici kurallar, örften önce dinden

kaynaklanır. Anne babaların hatalı tutumları, bugün anne babayı yok sayan bir

neslin ortaya çıkmasına, evlilik görüşmesine başlamadan önce, Anne baban

kiminle oturacak diye soru soran eş adayına sürüklemiştir bizi. Neredeyse genç

kızlar, anne babası olmayan eş adayı arayacak duruma gelmiştir ki, Allah

muhafaza buyursun, böyle bir tutum, eş uğruna anne baba itmek, onları incitmek

gibi bir bataklığa doğru sürükler insanları.

Meseleyi maddeler halinde şu şekilde özetleyebiliriz:

Anne babaya bilhassa yaşlılık dönemlerinde hizmet etmek,

onların doğurup büyüttükleri çocuklarının hizmetini görme hazzını yaşamalarını

sağlamak, bir çocuk için Allah a kulluktan sonraki en büyük görevdir. Bunun

dini boyutu, konuşulamayacak kadar büyüktür ve bu hüküm Kur an kaynaklıdır.

Anne babaların, Allah ın onlara ihsan ettiği bu hakkı

kullanmada zulüm derecesine varan hatalar yaptıkları, telafisi mümkün olmayan

derin uçurumların eşler hatta aileler arasına girmesine neden oldukları da

tarihi bir gerçektir. Az bir istisna dışında, kaynana-gelin sendromu

yaşamayan aile neredeyse yoktu. Şimdi ise yeni evlilik düzenleri en baştan anne

ve babayı yok saydığı için artık daha az duyulur olmuştur bu sıkıntı. Bu da

başka bir afeti getirmiştir beraberinde.

Çocukların, ebeveyn hizmetini, başkasının çocuğu olan

eşine gördürmesi, evliliğin gereği, nikâh akdinin getirdiği bir mecburiyet gibi

gösterilmiştir. Hem eşim olacaksın, hem de anne başka yerde kalacak! tarzında

bir diklenişle eşlerinin karşı çıkışlarını ezmişlerdir. Hâlbuki hizmet görevi,

çocuk kim ise onun omuzundadır. Çocuk olmakla, çocuğun eşi olmak aynı değildir.

Kadınların, eşlerinin büyüklerine hizmetten gocunmaları,

kadınların bayraklaştırdığı bir sıkıntı değildir. Kolay kolay bir kadın,

kaynanasına veya kaynatasına hizmet etmekten bıktığını söylemez. Asıl şikâyet

konusu, büyüklerin kendilerine sunulan hizmeti, yasal bir hak gibi görüp

teşekkür etmeyi gerekli görmeyişlerinden kaynaklanır. Bu teşekküre gerek

görmemenin zamanla zulmü mubah görme sonucu da oluşmaktadır.

Kadınların kendi evlerinde yani nikâhlanıp eşi durumuna

geldikleri erkekleri ile beraber bulundukları evlerinde sorun olarak

yaşadıkları tek konu, erkeğin büyükleri ile sürtüşmeleri değildir. En az onlar

kadar, evde bakmak durumunda kaldıkları kayınlar ve benzeri yabancılarla aynı

evi paylaşma sıkıntısıdır ki, pek çok kadın neşeli bir evliliği, sırf evde

bulunan ve ona mahrem bile olmayan erkekler yüzünden hayal edemeden ölüp

gitmiştir. Burada da, evde bir iki gün misafir kalacak bir namahrem ile

karıştırılan, evde sürekli namahrem durumdaki birinin adeta mahrum kabul

edilmesinin sorunu vardır. Bu da açık bir sıkıntıdır.

En önemli sıkıntı da, kadının evinde eşiyle yalnız kalma

beklentisinin karşısına dini kaidelerin, ağır örfün çıkarılmasıdır. Bu süreçte

dinin bütün hükümleri istisnasız uygulanıyormuş da adeta tek eksik, evin

gelininin evin büyüklerine itaatindeki eksiklikmiş gibi bir algı çıkar ortaya.

Böylesi bir mücadeleye girildiğinde, kadının içten içe dinin hükümlerine karşı

soğukluğu ile karşılaşılmaktadır. Hâlbuki dinin böyle bir kuralı yoktur.

Anne babanın hizmet ihtiyacının karşılanması, eğer

gelinlerinin rızası ile olabiliyor, onlar da bunu bir teşekkürle takdir

edebiliyorlarsa, bu muazzam bir nimet olarak şükür gerektirecek bir durumdur.

Denge bu şekilde sağlanamıyorsa erkek, yakında bir ev tutarak anne babasına

orada bakmak gibi alternatifler üretmek zorundadır. Sırf böyle bir nedenle

boşanma noktasına gelmiş ailelerin, mesuliyeti kadınların şımarıklığına ya da

bu zamanın kadınlarının ahlâk kıtlığına yüklemeleri ciddi bir çözüm değildir.

Erkek, kendisine ait bir görevi kimseye yükleyemez. Sorun olacağı belli bir

uygulamayı en baştan oluşturmamak da, onun düşünüp pratiğe koyması gereken bir

durumdur.

Kadın Nikâhlandığında Evi Hak Eder

Mü min kadın, eş adayıyla nikâh akdi için

karşılaştığında, müstakil bir evde, eşinden başkasının giremeyeceği bir evi de

hak eder. Nikâh akdi esnasında böyle bir özel kural üzerinde ittifak

sağlanmadığı sürece, kadına evinde ikinci kişilerle yaşama mecburiyeti

getirilemez. Talak suresinin altıncı âyeti, evlenilen kadınlara özel ev

verilmesini açıkça emretmektedir. Bu evin kiralanmış bire ev olması ya da satın

alınmış bir ev olması durumu değiştirmez. Mühim olan, anahtarları onun elinde

olan, banyosunu ve tuvaletini kimseyle paylaşmayacağı, evin içinde serbest

kıyafetle bulunabileceği nitelikte koruma sağlayacak bir ortam olmasıdır. Böyle

bir ev, pazarlığı yapılmasa bile kadına nikâhın getirdiği bir haktır. Örf veya

başka bir anlayış bunu kısıtlayamaz. Bunun böyle bilinmiyor olması ya da

kadınların böyle bir haktan söz etmeleri durumunda başlarının ezilmesi ile

karşılaşacakları gibi durumlar, bizim dinimizi kendimize göre şekillendirme

gerekçemiz olamaz. Bin hata ederiz ama bir kere dinimizi kendimize göre şekillendirme

gafletine düşmeyiz.

Hanefi ulemasının ileri gelenlerinden Kâsânî, el-Bedaî

isimli eserinde (4/23) bu durum gayet açık bir dille özetlemektedir: Erkek,

eşini kuması ile ya da kaynanası, görümcesi veya üvey kızı ile bir arada tutmak

istese de eşi kabul etmese, eşinin kadına özel bir ev tutması gerekir. Kâsânî,

bunun gerekçesini de izah ederken bize göre çok basit bir noktayı gerekçe

olarak öne sürmektedir: İstediği zaman cinsel ilişkili bir ortam, üçüncü

kişilerin bulunması ile sağlanamayacağından

Fukahanın büyük bölümü, kadının müstakil bir evde

yaşamayı istemesini hakkı olarak görmüşlerdir. (el-Mevsua el-Fıkhıyye,

25/109)  Kadının kendisine tanınan bu

haktan feragat etmesi durumunda bir sakınca yoktur. Şu kadar ki feragat ettiği

hakkını başka bir zaman isteyebilir.

Burada, kadının kayınlarından örnek verilmemiştir. Zira

kadının kayınla bir arada bulunması, onun eve kendi anahtarı ile girmesi zaten

mümkün değildir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, mahrem olmayan

erkeklerin kadınların yanına girmelerini yasakladığında, sahabeden bazıları

kadının kayınlarını yani kocasının erkek kardeşlerini sormuşlardı. Bunun

üzerine de: O ölümdür! Buyurmuştu. (Buharî, 5232; Müslim, 2172)  Dolayısıyla Müslüman bir kadının, evinde

misafirlik sınırları dışına taşacak şekilde kayın da olsa ikinci bir kişiyi

istememesi, sadece hakkı değil, mü min olmasının gereğidir.

Kaynana ve Kaynataya Hizmet

Bir kadının veya erkeğin, eşinin anne babasına hizmet

etmesi, onların emrinde olması zorunlu mudur Başka bir ifade ile böyle bir

görev Allah ın emri midir

Yapılacak bir araştırmanın önümüze koyacağı sonuç,

kadının nikâh akdi ile beraber sadece eşine hizmet etme mecburiyeti

oluşmayacağı şeklinde olacaktır.  Kadın,

eşinin anne babasına hizmet etmeye zorunlu değildir. Kadının, insanî kimliğini

dikkate alarak böyle bir hizmette bulunması, meseleyi kendisini de bir gün

kaynana olacağı penceresinden görebilmesi ve bu hizmeti yapması başka şeydir,

onun bu hizmete mecbur tutulması başka bir şeydir. Mecburiyet noktasından bakıldığında

kadının böyle bir mecburiyeti yoktur. Kadının, böyle bir mecburiyete zorlanacağı evde bulunmamak istemesi de

en tabii hakkıdır. Eğer ortada bu kadar basit bir meseleyi çözememe varsa, bunu

kadına yıkmanın makul yanı da yoktur. İstisnaî durumlar hariç, genelde kadınlar

erkeklerinin muaşeret hataları nedeniyle böyle bir inatlaşmaya girer ve

kendilerini de aile çevrelerini sıkıntıya sokarlar. Bu da gösteriyor ki, böyle

bir sonuçtan kadın kadar erkek de mesul tutulmalıdır. Ya da kadın böyle bir noktaya

itilmemelidir.

Misafirlik Ölçüsü

Ölçüsüz ve sınırsız bir misafirliği de reddedebilir

kadın. Üç günden fazla misafirlik, misafirlik ölçülerini zorlar. O üç gün

içinde de mahrem olmayan birinin tek başına evde bulunmaması gerekir. Evde

misafirin varlığı, evi kullanılamaz duruma getirmemelidir. Bu ölçülerdeki bir

misafirliğe kadının itiraz hakkı yoktur. Karşılıklı hakkaniyet bunu gerektirir.

Gerilmenin Anlamı Yoktur

Sabrın mü min için en büyük dayanma noktası olduğunu

bilen mü min erkek ve kadının, aralarındaki böyle bir sorunu, boşanmanın

konuşulduğu seviyeye taşımaları esef vericidir. Eşler, birbirlerinin haklarına

saygı göstermelidirler.

Kadınlar, eşlerinin böyle bir durumdaki çaresizliklerini

anlayışla karşılamalıdırlar.

Erkekler de bu durumdaki kadınlarını hem anlayışla

karşılamalı hem de onlara teşekkür etmeyi bilmelidirler.

Yaşlı anne babalar da, yaşadıkları zamanın onların

çocukluk zamanı olmadığını, kimsenin çocuğunu kendilerine hizmetçi

tutmadıklarını, hesabı sorulmayacak bir fırsatın hiçbir insana verilmediğini

bilmelidirler.

Kadın veya erkek, hepimiz kuluz, birbirimize muhtacız.

İyiliğimize, duamıza, maddi desteğimize muhtacız.

Müstakil evlere de ihtiyacımız var.

Müstakil evlerden önce hür yüreklere daha çok ihtiyacımız

var. Komşudan ve çevreden etkilenmeyen hür yüreklerin sahipleri, daracık

mezarlarda bile cennet bahçeleri gibi geniş bir zeminde yaşayacaklar. Bunu

kimse unutmasın. Dünya budur