Bayramın hemen akabinde “Nerde o eski bayramlar!” gibi klasik bir yakınma cümlesi kurmayacağım elbette. Fakat gördüğüm manzaralardan sonra “Nerde o eski çocuklar” demekten kendimi alamadım.

Eskiden bayram en çok çocuklar içindi, değil mi Anne babasının elini tutup kapı kapı gezmek için can atan, özenle seçilmiş, birbirine uydurulmaya çalışılmış kıyafetlerinin ve ellerine aldıkları balonların heyecanını yaşayan çocuklar olurdu bayramlarda. Sokaklar civil civil olur, evler şenlik dolardı. Çünkü mutlu olan ve mutlulukları gözlerinden okunan çocuklardı onlar. Gittikleri evde televizyon bile olmazdı çoğu zaman. Akrabanın yaşlı bir büyüğü ve onun anlattığı gençlik hikâyeleri… Ama sıkılmazdı çocuklar. Duvarları dolduran takvimleri, tabloları incelerken bile akıp giderdi zaman.

Belki bizdik o çocuklar, belki bizden de önceki nesiller bilmiyorum. Ama yıllar geçtikçe, nesil yenilendikçe daha vahim bir tablonun yaşandığını biliyorum. Çünkü şimdi durum çok farklı. Çünkü çocukların bayram dendiğinde akıllarına gelen tek şey, ceplerine koyulan harçlıklar olmuş. Şekerde de lokumda da yok gözleri. Çünkü zaten her gün envai çeşit yiyecekle doluyor mideleri. En acı olan şey ise, yapılacak ziyaretler için anne babalarıyla çekişmeleri. Gitmemek için direnmeleri, görüşmemek için diretmeleri. Ve anne babalarının onları ikna etmeye çalışırken gözlerinden okunan çaresizlikleri.

“Haydi oğlum amcanın elini öp, sana şeker verecek” demek, en masum ikna metodu oluyor artık. Maalesef “Kalk kızım şekerleri tut” dendiğinde küçücük kızın bakışları bıkkınlık doluyor artık. Daha da acısı nedir biliyor musunuz Küçücük bir çocuğun misafirliğe gittikleri kapı önünde babasıyla pazarlık yapması. “Eğer telefonunu verirsen, girerim” diyerek feryadı basması. Ve kapıda o isteğine ulaşmadan bir tek adım bile atmaması…

En yakınlarım da dâhil olmak üzere kaç ev ziyaretine gittimse şahit olduğum manzaralardı bunlar. Normalde bir odada iki çocuk varsa o odada ses, hatta gürültü, hatta patırtı olması gerekir değil mi Oysa şimdi odada yan yana dizilmiş beş çocuk oluyor da çıt çıkmıyor. Nasıl oluyor bu iş diye şaşırmayın, çünkü hepsinin gözleri ve zihni ellerinde tuttukları tablete kilitli oluyor! Kimisi futbol maçı peşinde, kimisi altın toplama derdinde, kimisi canavardan kaçıyor ama herkes başka bir dünyada, başka bir âlemde. Kazara yanlarına sokulursanız oyunun heyecanından bir sikke indirirler, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Sonra dersiniz “Bunlar çocuk değil, başka bir şey!”

Gerçekten çocuk değil onlar. Çocuklukları, masumiyetleri teknolojiyle ellerinden alınan biçareler. “Kalkın her yeri dağıtın” deseniz bile sizi duyamayacak kadar bağımlısı olmuşlar makinelerin. “Vurun, kırın, dökün, indirin, bütün oyuncakları etrafa saçın” demek isteseniz bile esiri olmuşlar tabletlerin, PC’lerin.

Bir de küçükler var; daha annesi tablete izin vermediği için babasının telefonuyla yetinenler. Şimdilik en masumları ama bir kaç yıl sonrasının eli tabletli bağımlısı da onlar. Su taşır gibi yanlarında makineler taşıyan, şarj bittiği zaman üzgünlük ve sinirinden tir tir titreyen, oyun esnasında söylediğiniz şeyleri duymayan, ortamdan kopan, yemeğini yarım bırakan, etrafta radyasyon yayan bir alet gördükleri zaman yeniden hayata bağlanan yavrularımız onlar.

Çok mu kapkara bir tablo çizdik Olabilir. Fakat herkes birkaç gün önceye giderse eminim gözünün önüne gelecektir bu tablolar. Evet, onlar aslında çocuk ve onlar bizim çocuklarımız. Bakmayın siz onların en karmaşık bilgisayar oyunlarını bile çözdüklerine. Bakmayın ellerinden telefonları, tabletleri düşürmediklerine. Onlar aslında bizim zamanımızın en basit oyunu olan “Ayak saymaca” oyununa bile hasretler. “Saklambaç”, “Yakalamaca” oyunu için bile atarlar ellerindeki radyasyon yumağını. Bırakın oyun oynamayı, konuşun onlarla. Sadece konuşun ve dinleyin. Çünkü siz konuşmazsanız onlar susuyor artık. Kafanızı şişiren sorular sormuyor, şarkılar söylemiyor, yaramazlık yapmıyorlar. Sadece susuyor ve bönleşmiş gözlerle önlerine bakıyorlar. Çünkü siz ellerinden tutmazsanız onlar kablolara bağımlı yaşıyorlar. Bir ev dolusu insan olsa, yine de televizyon izliyorlar.

Her şeyi hayal dünyasında yaşayıp, sanal ortamda geziniyorlar. Sanalda evler satın alıyor, bahçeler ekip biçiyor, inek sağıyor, hayvan besliyor, kentler kuruyorlar. Araba yarışları yapıyor, savaşlarda hunharca insan öldürüyorlar. Baltalarla kafalar yarıp, hayvanları katlediyorlar. Ameliyat yapacağım diye insanları kesip biçiyorlar. Ve bunları yaparken zerre miktarı içleri acımıyor, mideleri bulanmıyor. Maalesef bizim vicdansızlığımız yüzünden, vicdansız, acıma duygusu olmayan bir nesil yetişiyor. Sabah namazına kaldıramadığımız bu çocuklar, gece telefonlarının saatlerini kurarak sanal tarlalarını suluyor.

Oysa bassak düğmesine aile birliğimizi bozan o makinelerin, gerekirse evin altını üstüne getirsek çocuklarımızla oyun oynayacağız diye, pastalar kurabiyeler yapsak beraber, dağıtsak mutfağı, bulabiliyorsak bir parça toprak, çamur yapsak, çamurdan şekiller çıkarsak, resimler çizsek, rengârenk boyasak onları, onlarla olsak her fırsatta ve bunu hissettirsek. Bıraksak kalsa mutfağımızda bulaşıklar, kalsa temizliğimiz o bahar ya da uykumuzdan kıssak onları önemsediğimiz kadar... Veya babalar; işten geldiğinde hiç almasa kumandayı eline, hiç bakmasa facesine, twitine. Özellikle erkek çocukların en çok onları kendine örnek aldığını bilerek, ilgilense çocuklarıyla. O zaman çocuklar esiri olur mu teknolojinin acaba

Biliyorum zor. Çağ artık teknoloji çağı ve tamamen arındırmamız mümkün değil çocuklarımızı. Ama ellerimizden kayıp gitmemeleri için gerçek hayatta olduklarını bilmeleri ve ayaklarının üzerine sağlam basabilmeleri için, hayatın yaşanabilir olabilmesi için, kablosuz, internetsiz, radyasyonsuz bir ev ve aile mutluluğumuz için, huzur ve beraberlik için, çocuklarımızın pırıl pırıl gözlerine bakmak ve kuşatılmış zihinlerini fethetmek için harekete geçmek zamanı gelmedi mi