Ortadoğu’da “çözümsüzlük en iyi çözümdür” mantığıyla Irak işgalini oldubittiye( fait accompli) getiren Anglo-Amerikan güçlerinin yanlı ve ikilemli söylemleriyle nasıl bir tutum içerisinde oldukları son Sir John Chilcot’un 12 ciltlik raporuyla daha mübeyyin bir hal almıştır.

Irak işgalinden dolayı kısmi özür dileyen eski Başbakan Tony Blair’in açıklamaları, çöken stratejik hatalarının telafisine yönelik olmaktan uzak sadece dar bir diplomatik manevranın tezahürü olarak görmek gerekir. Tony Blair’e yönelik suçlamalar, ister istemez Cezayir’i Budiyaf’a teslim eden ve Körfez Krizi’nde oynadığı rolle ön plana çıkan François Mitterand, nam-ı diğer “Miter Ramses” gerçeğini çağrıştırdı.

Irak işgali, Anglo-Amerikan menfaatlerini koruma altına almak ve bu ülkenin verimli enerji kaynaklarından daha fazla çıkar elde etmeyi amaçlayan bir hamle olduğu bir gerçek olsa gerek. Bu işgale, dar politik bakış açısıyla bakmak veya eski Başbakan Tony Blair’in günah çıkarmaya yönelik açıklamalarıyla değerlendirmek safdillik olsa gerek.

Irak planına jeojtratejik açıdan baktığımızda, işgalin dar adımlı ve Tony Blair’in hatasından kaynaklanan bir strateji olmadığını görmek mümkündür. Maalesef, Irak işgali sırasında Türkiye’yi de yakından ilgilendiren jeostratejik alanların korunması yerine, İngiliz ve Amerikan çıkarlarının korunması söz konusu olmuş ve böylece salt Irak değil, tüm Ortadoğu’nun jeopolitik dengesi bir anda altüst olmuş oldu.

Bugün Bağdat’ta ve İstanbul’da meydana gelen patlamalar ve intihar eylemleri artık 68 ve 78 kuşağının yüz yüze kaldığı terör eylemlerinden çok farklı noktalarda seyretmektedir. Irak işgalinden sonra ortaya çıkan global terör anlayışı artık sadece işgal bölgelerini değil, diğer bölge ülkelerini de yakıcı ve yıkıcı etkisi altına almaya yönelik olsa gerek.

Ortadoğu’da, Anglo-Amerikan ve Rusya gibi global güç ve blokları, işgal dışında kalan ülkeleri “global terör” yoluyla kendi politik cenahlarına çekmeye çalışmaktadırlar. Global teröre maruz kalan söz konusu ülkeler, egemenlik ve hükümranlık haklarını koruyabilmek adına, ani ve keskin politik patinajlarla, terörle birlikte olası tehlikeli gidişatı ortadan kaldırabilmek vehmiyle global terörün arkasındaki global güçlerle safları daha da sıklaştırma yoluna gitmeyi politik bir kazanım  yolu olarak görmektedirler.

Irak ve Suriye’yi kana bulayan tehlikeli gidişatın, bölge üzerindeki stratejik yansımalarının tartışıldığı bir dönemde, Türkiye’nin terör ve intihar saldırıları döngüsü içerisinde stratejik kararlar vermeye zorlanması dikkat çekicidir.

Politik kırılganlığın ve olumsuzluğun önlenmesi amacıyla, global güçlerin politikalarına teslim olmak, bütünü görmeden bu güçlerin kendi çıkarları doğrultusundaki politikalarını benimsemek ve uygulamaya çalışmak bir nakisa olarak ortaya çıkmaktadır.

Tony Blair’in, Irak sorununa kendi perspektifinden bakan bir anlayışla kısmi nedamet duyması mevcut durum açısından hiçbir mana ifade etmemektedir. Birleşik Karalık’ın Sykes-Picot anlaşmasıyla bu coğrafya üzerindeki yüz yıllık tatbiki plan ve projeleri, Tony Blair’in Irak işgal planına destek veren kararının çok ötesinde tahribatlara neden olduğu gayet aşikârdır.

Bu coğrafyada, dengelerin nasıl kurulacağından ve gerekli istikrarın nasıl sağlanacağından çok, dengelerin nasıl Anglo-Amerikan politikaları lehine gelişme göstereceğine yönelik adımları hedeflemektedir. Bu nedenle, bölgedeki istikrarsızlık ve güvensizlik ortamı bu politik amaç için en uygun zemini oluşturması bakımından önem teşkil etmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın sürekli gündeme getirdiği “güvenli bölge” veya “tampon bölge” oluşturma fikrinin kabul görmemesi, bunun yerine Anglo-Amerikan güdümünde üç üssün oluşturulması, Ortadoğu’da global ölçekli hesapların boyutunu ortaya koyması bakımından anlamlı olsa gerek.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın NATO toplantısı öncesi hala “güvenli bölge” vurgusu yapması dikkat çekicidir. Buna karşılık ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin, Sayın Cumhurbaşkanı’na cevap niteliğindeki ABD’nin PYD ve YPG’yi terör örgütü olarak görmediklerini basın toplantısında ifade etmesi ise Anglo-Amerikan politikalarının hangi amaca hizmet etmekte olduğunun en bariz göstergesidir.