HASTANE karşılayıcısı gibi hikâyeleri gelip sizi
bulmakta, istediğiniz kadar kendi hastanıza odaklanın, öyküler kendilerini anlatmaktadırlar.
Hatta içinize kapanın, bu geri gidişin bir daha başa döndürülemeyeceğini
düşünün, umutsuzluğunuz bir kül bulutu gibi bütün iyimserliğinizi örtüp de
kimseleri görmek istemediğiniz de bile adeta izin istercesine yüreğinize
süzülmenin bir yolunu bulurlar:
İyi misiniz
Ne olur üzülmeyin .
Yatanın artık derisinde yaralar başlamış, iki sopaya
dönüşmüş bacaklar birbirine dolanmış açılmamaktadır, değil yürüyebilmek
eklemler hareketi tamamen yitirmiştir.
Çok kötü durumda olsa da hastalar, daima birbiri ile
ilgilidir:
İsmin ne senin
Arzu
Benim gelinin ismi, yok onun değil kızımın ismi hayır
onun da değil, torunumun ismi idi herhalde, işte böyle karıştırmaktayım artık
çocuklarımı .
Küçük cüsseli kadın yanındakinin yüzüne bakarken
hastalığına rağmen gülümsemekte. Çok geç kaldım, köpeğin yemeğini de vermedim
zavallı açtır , hemen akla bahçeli bir villanın önünde bekleyen asude köpek
gelmekte, yanındaki sormakta, ooo, eviniz bahçeli her halde , o da yoo apartman dairesi , eşiniz verir
yemeği üzülmeyin , düşünmez aklı kıttır, evde çocuklar da var, inşallah onlara
bari yemek vermiştir , kadının gözlerinden iyilik yağmurları yağmakta, eltim
trafik kazası geçirdi, öldü, üç çocuğuna ben bakıyorum , zenginsiniz her
halde, insan bu zamanda kendi çocuğuna bakamamakta ,
yoo, ev işlerine, merdiven silmeye gidiyorum al işte
iyinin destanı, oku. Hasta nefeslerin kararttığı duvarlar, sana böyle destan
yazar işte. Alzheimer li hastayı arkadaşı uyarıyor: En kötüsü nefes alamamak,
beyin, boyun damarların tıkalı, akciğerler gitmiş, boğulmak üzeresin, bence en
fenası bu .
Allah buralara düşürmesin, eksikliğini de vermesin .
Hastabakıcı söze karışmakta: he ya kimi de burayı evi
bellemekte, valizini almış hastanede yatıp kalkmakta, yaşlı bir kadın var, vaktinde
savcının sekreteri imiş, evi barkı da bulunmakta ama bavulunu alıp her akşam
gelmekte, sabah tuvaletleri yıkayıp silip kalma borcunu kendince öyle ödeyip
evine gitmekte, akşamları gerçek evi sandığı buraya valizini alıp gelmekte kaç
kere Sosyal Hizmetlere bildirdik, götürdüler, kaçıp yine geldi, beş kıştır
burada bizimle. Başka bir ihtiyar idrarını kaçırmakta onu da Sosyal Hizmetler
götürdü yine geldi, daha genç 35 inde biri, sabah işine gidip akşam gelip
burada kalmakta artık Sosyal Hizmeti de çağırmıyoruz, adamlarda usandılar alıp
götürüyorlar yıkayıp paklayıp sıcak yemeğini veriyorlar, rahat yer ama
durmuyorlar doğruca buraya gelmekteler. Çık işin içinden .
Acaba anne
babalarının son yolculuğu buradan olduğu için mi bir tekke gibi bu hastaneye
bağlandılar diyor bir kadın.
Derken önümüzden geçiyorlar.
Tekerlekli sandalye de yaşlı zat, seksen beşinde, iten
cami imamı elli beş altmış yaşlarında. Tanıyan biri seslenmekte, hocam babanız
mı zarif imam tanışın yanına gelip yavaşça fısıldamakta, babam değil,
cemaatim, kimsesi yok, çoluk çocuk yok, hiç evlenmemiş, yakın yeğen de yok,
beyninde tümör var çok acil durumda, konuşamıyor, derdini anlatamıyor, hastane
işlerini ben taklip etmekteyim, yanında kalmaktayım .
Yok, iyilerin pınarı hastanelerde akmakta, bu kadar dert
sahibini bir anne gibi kanatları altında toplayıp da onların illetlerine çare
bulmaya çalışan bir kurum başka nerede bulunabilir ki.