Ülke olarak değişmeyen krizlerimiz, yönetilmeyen sorunlarımız var. Yöneticiler bu krizleri çözmek vatandaşlarının sorunlarını çözmek için iktidara taşınır, yönetme gücü verilir. Yöneticilerin iktidar gücü kanunlarla belirli sınırlar dâhilinde kullanmak vazifeleridir. Ülkelerde hangi sistem uygulanırsa uygulansın; ister demokrasi olsun, ister kraliyet, ister sultanlık, ister diktatörlük yöneticilerin vazifesi vatandaşların sorunlarını çözmek, başka sorunlar ortaya çıkmadan tedbir almak, vatandaşları arasında adaleti tesis etmek, vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği “insanca” yaşamı tesis etmek için çalışmak gibi görevleri vardır. Devlet dediğimiz kurum ve yöneticilerin varlığının anlamı vatandaşlarına hizmet ettiği kadardır. Yönetme gücü İslam’a göre insanlara tahakküm etme alanı değil, bir emanettir. Yönetici kadrosu kamuya ait tek bir A4 kâğıdını bile boş yere harcayamaz.
Cemaat-i İslamî liderlerinden Gulam Azam, Müslüman yöneticilerin nasıl olması gerektiğini anlattığı kitabında, “İslam’ın yöneticilere verdiği görevlerden uygulanacak en son görev, onlara ceza vermektir. İlk görev ise insanların ahlâkını düzeltmektir. İkincisi, insanların temel ihtiyaçlarını gidermek için politika üretmek; üçüncüsü ise toplumda iyinin ve güzelin yaygınlaşmasını sağlamaktır. Böylece öyle bir toplumu ve devleti oluşturması emredilmiştir ki; o toplumda işsizlik olmayacak, kimse yoksulluk çekmeyecek, açlıktan ölmeyecek ve suça ihtiyaç hissetmeyecektir” diyor.
Müslüman’ım diyen her yönetici bunları yapmakla sorumludur. İster Kur’an’a tabi olsun, ister seküler devlet anlayışına sahip olsun, yöneticilerin öncelikli görevi ülkelerini vatandaşları, insanları için yaşanılır kılmalarıdır. İşsizliği çözmek, yoksulluğu gidermek, hırsızlığa, gaspa giden yolları kapatmaktır.
Gulam Azam, toplumlarda artan ahlâksızlığın sebebi olarak ülkelerini kötü yöneten iktidarları, siyasileri görmektedir. “Ahlâk erozyonu” olarak kavramlaştırdığı toplumdaki aksayan durumlar için, "Bu felaketin en büyük müsebbibi ülkemizin siyasetçileri ve hatta siyasetin ta kendisidir. Çünkü siyasi güç her yere hâkimdir ve siyaset her şeyin belirleyicisidir. Yani, kralın sistemi siyaset değil, sistemin kralı siyasettir. Çünkü ülkeyi yönetenler siyasetçilerdir. Her şeyi onlar belirliyorlar. Bu belirleyicilik ahlâk noktasında da geçerlidir. Yöneticiler ne kadar kaliteli ve ahlâklı ise, yetiştirdikleri insanlar da ancak o kadar kaliteli ve ahlâklı olur. Çünkü siyasetçilerin yaptıkları işler, konuştukları konular her yerden, herkes tarafından görülüyor ve örnek alınıyor. Bu sebeple siyasetçilerin ahlâkından daha ahlâklı bir toplum hayal edemeyiz” diyor.
Bu çerçevede ele aldığımızda yöneticilerin bırakın hayatı devam ettiren temel faaliyetleri yerine getirmeyi insanları kötülüğe giden her yoldan uzak tutmaları gerekir. Bu da Avrupa’dan ithal edilen kanunlarla, uygulamalarla sağlanamaz. Küresel güçlerin hedef olarak gösterdiği işleri yapmakla yerine getirilemez. Avrupa’nın ve Batı’nın ahlâken çöktüğünü miting meydanlarında haykırırken, kalem erbabı yandaşlarına Batı’nın kötülüğünü işaret ettiren yazılar yazdırırken uygulamada Avrupa’nın ve Batı’nın dediklerinin dışına çıkılmaması doğal bir ikiyüzlülüğün toplumda yaşanmasına sebep vermektedir. Ülkemizde bu ikiyüzlülüğün tesirlerini, örneklerini görüyoruz.
Toplumumuz hem maddi hem manevi açıdan tam olarak darboğazdadır. Bir toplumda maddi bozulmanın manevi bozulmayı, toplumda ahlâksızlığın yaygınlaşmasına sebep olduğu eski tarihlerden beri bilinmektedir. Ülke yöneticilerimiz emeklileri açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ederek toplumdan ne beklemektedir? Asgari ücreti yaygın ücret haline getirmekle hangi güçlerin hedeflerini ülkemizde gerçekleştirmesine yol açmaktadır? Yetişmiş insanlarımızın, birikimli beyinlerimizi yurt dışına kaçırarak ne gibi bir hizmet yapmayı amaçlamıştır? Ülke insanımızı üretimden kaçırarak nasıl bir refah toplumu kurmayı hayal etmektedir? Temel ihtiyaçların karşılanmadığı bir ülkede nasıl bir nesil yetiştireceğini planlamıştır? Güçsüz, kırılgan ve krizlerle dolu bir ekonomide büyüyen insanımıza, “Avrupa bizi kıskanıyor” algısıyla nereye kadar gidebilecektir?
Salı günü Saadet Partisi Grubu’nun teklifi ile ülkemizi yönetmek için seçilmiş vekillerimiz, milletimize hizmet için Meclis’e çağrıldı. Ama iktidar kendisine verilmiş görevi istismar ederek tatil yapmayı tercih etti. Cumhur İttifakı mensupları milletin verdiği yetkiyi milletin aleyhine kullanmıştır. Ağır vergiler altında ezilen milletimize çözüm sunmak yerine kişisel tatillerini yapmayı tercih etmişlerdir. Bir “emanet” olan yönetme ve çözüm üretme yetkisini kullanmamayı benimsemiştir.
Milletin ocağındaki ateş tatile çıkmadı. Atanmayan öğretmenlerin beklentileri tatile çıkmadı. Deprem bölgesinde birikerek gönderilen faturalar tatile çıkmadı. Manevi boşlukta kalan gençlerin sıkıntıları tatile çıkmadı. En temel ihtiyaçlar için bile bankalardan alınan kredilerin ödeme zamanı tatile çıkmadı. Deprem bölgesinde elektrikten yoksun kalan vatandaşlarımızın sorunları tatile çıkmadı. Belirsizlik yaşayan öğrencilerimizin gelecek kaygısı tatile çıkmadı. Bin bir zahmetle üniversite kazanan öğrencilerimizin barınma endişesi tatile çıkmadı. Hakkı gasp edilen vatandaşlarımızın adalet talebi tatile çıkmadı. Ömrünü çocuklarına adamış annelerin güvenlik ihtiyaçları tatile çıkmadı. Ve binlerce sorun hâlâ olduğu gibi duruyor. Bu sorunlar çözülmedikçe de kördüğüm haline gelip katlanarak büyüyor.
Ne diyelim?! İyi tatiller, baylar bayanlar!..