Her insanın insani şartlar içerisinde yaşama hakkı vardır. Uygulamalar aksini gösterse de, bu herkesçe kabul gören bir haktır. İnsanca yaşamanın üç sacayağı olduğunu söyleyebiliriz. Güvenlik, refah ve özgürlük. Dünyanın neresinde olursa olsunlar, insanlar bu üç kavramın hâkim olduğu bir toplumsallığı arzular. Aslında insanların birlikte yaşamaya talip olmalarının arkasında yatan temel motivasyon da budur. İnsanlar birlikte yaşamayı tercih ederek güvenliklerinin sağlanmasını, karşılıklı ihtiyaçlarının giderilmesini ve bir kişi veya grubun iradesinin diğerlerinin üzerinde tahakküm kurmamasını amaçlar.

Peki, mevcut şartlara baktığımızda bu ideal anlayış ne kadar hayata geçirilebildi?

Birlikte yaşamayı sadece yerel ölçekte düşünmemek gerekiyor. Aile de, apartman ya da site de, mahalle ya da köy de, şehir de, ülke de ve hatta küresel bir yaşam merkezi olarak dünya da birlikte yaşama arzusunun birer unsurlarıdır. Aslında bunların hepsi birbirine bağlı birer zincir gibidir. Zincirlerden birisi zarar gördüğünde ideal anlamda bir toplumsallık inşa edilebilmesi mümkün değildir. Coğrafyamızda çekilen fotoğraf karelerinden küresel anlamda insanlara güven vermeye, refah sunmaya ve özgürlüklerini korumaya namzet bir sistemin tesis edilip edilmediğini rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Bildiğimiz gibi modern dünyanın en büyük iddiası dünyayı en güzel şekilde yaşanabilir kılmaktır. Bu iddia ile yola çıkan dünya, 2 defa küresel ölçekte savaş, yüzlerce bölgesel savaş ve binlerce iç çatışma ve terör olaylarıyla yüz yüze kaldı. Buradan şunu anlıyoruz ki, güvenliği tesis edecek, adil paylaşımı ve refahı sağlayacak, özgürlükleri teminat altına alacak organizasyonlar amacına ulaşmakta zorluk çekiyor. Tüm haklara, toplumlara ve devletlere güvenli bir ortam sunmayan, özgürlüklerini korumayan, refahtan hak ettiği payı vermeyen tüm küresel aktörler, insanların bir arada yaşama iradesine zarar veriyor.

Dünyadaki tüm ülkeler tarafından meşruiyet elde etmiş Birleşmiş Milletler gibi yapının varlığına rağmen işgallerin, zulümlerin ve işkencelerin devam ediyor olması, sorunun niyetlerde aranması gerektiğini ortaya koyuyor. 5 ülkenin iki dudağı arasındaki Birleşmiş Milletler’in karar verme ve eyleme geçme gücünü elinde bulunduran Güvenlik Konseyi’nin varlığı bile iyi niyetten çok imtiyazın öncelikli olduğunu bize gösteriyor.

Bunun en bariz örneğini Gazze’de yaşananlarda rahatça görebiliyoruz. Dünyanın kalbi diyebileceğimiz bir coğrafyada İsrail’in yıllar boyunca buradaki insanların en büyük hakkı olan güvenlik hakkını gasbettiğine hepimiz şahidiz. Özellikle Gazze saldırılarından sonra BM gibi bir örgütün varlık amacına uygun olarak oradaki insanların güvenlik hakkını korumak için derhal müdahale etmesi gerekirken kınamayla yetinmesi ve mağduru suç unsurunun bir parçası yaparak zalime meşruiyet alanı açması, art niyetli yaklaşımın bir sonucudur.

Gazze’de yaşanan soykırıma sessiz kalan küresel aktörlere inat varlığını onuruyla muhafaza eden Gazzelilerin ateşkesle biraz nefes alacağı muhakkak. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Varlık amacı imtiyaza ve çıkara dayanan küresel aktörlere karşı iyi niyetli alternatifler ve siyasetler üretilmediği sürece tarihin tekerrür etmesi kaçınılmazdır.