Başbakan Erdoğanın mahkemeler üzerinde baskı yapıldığı, bunun Anayasal suç olduğunu belirterek savcıların harekete geçmesini söylemesinin ardından Başsavcılığın soruşturma başlatıldığını açıklaması ile hemen bazı ittifaklar oluşmaya başladı. Bu ittifakların en ilgi çekeni ise DİSKin Koçu destekledikleri yolundaki açıklamasıydı. Halbuki ortada desteklenecek bir durum yoktu. Sadece Başsav cının soruşturma başlatıldığı şeklinde bir açıklaması vardı. Yapılan açıklamada mahkemeleri etkileyecek yönde açıklama yapanların tamamı hakkında soruşturma başlatıldığı belirtilmekle birlikte CHPGenel Başkanı Baykal hakkında dokunulmazlık sebebiyle soruşturma açılamayacağı, yine YÖKBaşkanı Teziç hakkında da savcılığın soruşturma açamayacağı bu yetkinin YÖKe ait olduğu yorumları birbirini izlemeye başladı.

Gazete ve televizyonlar çeşitli görüşleri daha ilk günden haberlerde  işlemeye başladılar. Daha işin başında soruşturma açtığına savcıyı pişman edecek bir kampanya başlatıldı.

Bu arada fikir özgürlüğünü korumak adına Koça destek mesajları yayınlanmaya başlanıldı. Bir bakıma savcılığın soruşturma açmış olmasına karşı tepki gösteriliyor, bu arada da Başbakan Erdoğan savcıları göreve çağırmış olması sebebeyle yerden yere vuruluyordu.

Bu noktada cevap verilmesi gereken husus, Başsavcılığın Başbakanın çağrısından sonra mı yoksa daha önceden mi soruşturma başlatmış olduğu hususudur. Çünkü, medyaya yansıyan haberlere göre bu hususta bir netlik yok. Bazlarına göre Başsavcılık zaten daha önceden soruşturma başlatmış ancak açıklama Başbakanın davetinden sonraya denk gelmiş. Bazı haberlere göre de Başsavcılık Başbakanın çağrısından sonra harekete geçmiş, bu olay Başbakanın düşünceye  tahammülsüzlüğünü ortaya koymuş, bir bakıma jurnalci pozisyonuna düşmüş.

Bu haberlere bakıldığında pekçok yanlışın içiçe geçtiği, hatta özellikle geçirildiği dikkat çekiyor. Böylece kamuoyunun doğruyu görmesi engellenmeye çalışılıyor.

Daha soruşturmanın açılıp açılmadığı, açıldı ise kimlerle ilgili açıldığı, açılan soruşturmadan nasıl bir sonuç çıkacağı beklenmeden yürütülen kampanya ülkemizdeki yargıya baskının en son örneğini oluşturuyor.

İnsan ister istemez, düşünce ve fikir hürriyeti bu ülkede sadece belli çevre ve kişilere has bir hak mıdır diye sormadan edemiyor. Çünkü, bir zamanlar bir başka başbakan birileri hakkında benzer bir çağrıda bulunduğunda yürütülen kampanya şimdikinin tam aksine bir linç kampanyasıydı. Soruşturmanın sonucunu beklemeden insanlar yargılanıyor ve suçlu ilan edilen kişinin linç edilmesi isteniyordu. Bu linçin örneklerini çok yaşadık.

Bugünküne benzer ittifakların aslında yabancısı değiliz. Refahyol iktidarının yıkılması için birlikte hareket eden örgütleri hatırladığımızda, orada da işçi, işveren elele vermişlerdi. Nedense bu örgütlerin işçinin hakkını vermede, asgari ücretin insanca yaşamaya yetecek bir seviyeye çıkartılması hususunda elele verdiklerini hiç görmeyiz. Şimdi de benzer bir ittifak dikkati çekiyor.

Sanıyorum ülkemizin hak ve özgürlükler konusunda bir istikrara ulaşamayışının temelinde işte bu tek yanlı özgürlük anlayışının önemli bir rolü var. Bir kısım çevreler sürekli olarak özgürlüğü sadece kendileri için istiyor, başkalarını ise bu hakka layık görmüyorlar. Bu çifte standart giderek ülkeyi altından kalkılması mümkün olmayan sıkıntılara sürüklüyor. İşin ilginç yanı ülkeyi böylesine sıkıntıya sürükleyenler başkalarını suçlu ilan ediyorlar. Bunu da sadece ellerindeki medya gücüyle yapıyorlar.