Türkiye, yaklaşık 24 yıldır ekonomi politiğini “Satalım” zihniyetiyle yönetiyor. Karlı, verimli, stratejik kurumların tamamı üç otuz paraya satıldı. Hala satılmaya devam ediliyor. Bir ülkenin parasal gücünü ortaya koyan değer, üretimden kaynaklanmaktadır.
Üretim, üretim, üretim… Bir ülkede üretim yoksa, ihracat da yoktur, o ülkenin devler liginde mücadele edebileceği gücü de yoktur. Bizce doların da avronun da altının da başını alıp gitmesinin temelinde tüketim ekonomisinin üretim ekonomisinden aldığı intikam yatmaktadır.
Fabrikalarımız birer birer satılırken, onların yerine yenilerini koyabildik mi? Türkiye’de işsizlik oranı yüzde resmi rakamlarda bile yüzde 9’un altına düşmüyor. Özellikle genç nüfusun işsizliği, üniversitelerden, liselerden mezun olan milyonlarca insanın yürek burkan bir hayal kırıklığıyla sonlanıyor. Yapılan araştırmalarda geniş tanımlı işsizlik neredeyse yüzde 30’ları bile aşmış durumda. Geçinemeyen, devletin kendilerine ulufe olarak verdiği emekli maaşıyla evine bir ekmek bile götüremeyen emekliler bile İŞKUR’ların önünde iş bulabilmek için akşamdan sıraya giriyorlar. Özellikle gençlerimiz Türkiye’deki ekonomik belirsizlik dolayısıyla kapağı bir Avrupa ülkesine atabilmenin derdini yaşıyorlar.
Türkiye ekonomisinin genel durumunu Refahyol hükümetinin ekonomi başdanışmanı Osman Altuğ ne güzel özetlemişti; “Üç kağıt ekonomisi”… Borsa, döviz, faiz…
Ekonomimizde yapısal reformlar bir türlü gerçekleştirilemiyor. AR-GE ve inovatif ürünler noktasında çalışmalar yapılamıyor. İhracat yapıyoruz, ama, ithal ikamesiyle… Yani, milyarlarca liralık dövizi yurt dışına aktarıp, ürünlerin üzerinde birkaç oynama yapıp, ondan sonra dışarıya satıyoruz.
Türkiye ekonomisinin üç kağıt ekonomisinden sıyrılıp üreten ve tüketim ekonomisinden kurtulan bir yapıya kavuşturulması için acilen yapısal reformlarının gerçekleştirilmesi gerekiyor. Yatırımcının önünü açmak, tüketimden üretime geçiş zihniyetinin acilen hayata geçirilmesi gerekiyor.
Yaklaşık 24 yıldır yaslandığımız birkaç ana sektör dışında, sektörler bulup, inovatif çalışmalarla ihracat hamlemizi gerçekleştirmek ve Türkiye’nin giderek pul olan parasına “kökten” bir değer kazandırmamız gerekiyor. Etrafımız ateş çemberi gibi… İran’da yaşanan ekonomik belirsizlik dolayısıyla, günlerdir insanlar sokaklarda, caddelerde nümayiş yapıyorlar. Küresel eşkıya ABD, bir yandan bu protestoları körüklerken, bir yandan da İran’a müdahale sinyalleri veriyor. Bizim de yaşadığımız ekonomik belirsizlik dolayısıyla insanların ne zaman tepelerinin atacağını kestirebilmemiz çok zor. Bam Teli Yol Hikayeleri programının sunucusu merhum Tayfun Talipoğlu, “Türkiye’de insanların başına bir şey geldiğinde, bir sıkıntı yaşadıklarında sadece hım hım ederler, mır mır ederler” demişti. Evet, bizi bir posa gibi ezen iktidarı dize getirecek nitelikte bir isyan kültürümü bir türlü oluşmamış durumda.
İşin kolayına kaçmamamız, “Dış mihraklar Türkiye ekonomisi üzerinde oyun oynuyor” diyerek hamaset kokan nutuklar atmamamız, Türkiye’nin ekonomisine enerji, sinerji, dinamizm kazandırmamız gerekiyor.
Maalesef, Türkiye’nin lirası, döviz karşısında erirken, atı alan Üsküdar’ı geçerken, reel sektör dövizin artışı karşısında inim inim inlerken, biz sadece nutuk atarak herşeyi tersine çevireceğimizi zannediyoruz.
“Türkiye’nin ekonomisi güçlüdür, dövizin artması karşısında ezilmez, eğilmez, bükülmez” demek kolay. Bir de bunu tersinden görmek, reel sektörün döviz kurunun hamallığını yaparken, sırtındaki yüke bir omuz atabilmek lazım.
Gerçekler başka…
Nutuk başka…
Türkiye’nin eriyen Türk lirasının hali ise bambaşka bir görüntü çiziyor.